Edebiyat, Köşe Yazısı, Yazılar

EDEBÎ ESERLERDE KADIN VE KADIN TEMASININ SIKLIKLA İŞLENMESİNİN PSİKANALİTİK TEMELLERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

1 652
salvador_dali_paranoiac_visage

Edebiyatta kadın ve kadın temasının sıklıkla işlenmesi bazı dönemlerde “edebiyat kanonu” denilen yapılanma tarafından oldukça sert bir şekilde eleştirilmiştir. Edebiyat kanonu edebiyatın “sorgu sual istemeyen “büyük geleneği”nin belli bir zamanda belirli nedenlerle, belirli grup insan tarafından meydana getirilmiş bir kurgu”sudur (Eagleton 2004: 28). Kanon edebiyatı yapılanmasına belirli dönemlerde mevcut devre hâkim olan ideolojik edebiyat ve ulusal edebiyat gibi anlayışlar örnek gösterilebilir. Edebiyatta kadın ve kadın temasının sıklıkla işlenmesi belirli bir döneme hâkim edebiyat kanonunu oldukça rahatsız etmiştir. Bunun Türk edebiyatında en açık görülen örnekleri Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati edebiyatlarına yönelik eleştirilerdir. Aslına bakılırsa edebi eserde temanın, ilksel ve kökensel temelleri düşünüldüğünde, psikanalizin verileri, edebiyatta ve edebi eserde kadın ve kadın temasının niçin fazla işlendiğini ve işlenmesi gerektiğini çok açık ve ikna edici delilerle ortaya koyar niteliktedir.

Hayatın sonraki dönemi için çocukluğu bir prototip olarak kabul eden psikanaliz, çocukluk hayatının diğer dönemlere de yansıdığı, bu dönemleri etkilediği ve yönlendirdiğine dikkat çeker. Çocukluğun altı ayında başlayıp on sekizinci ayına kadar süren Ayna Devresi’nde anne “için her şey olmak arzusuyla kendi bedensel imgesini kazanmaya” yönelen (Tura 2007: 185) çocukta anneyle bütünleşme arzusu ve beden imgesinin diğer annenin bedensel bütünlüğü ile özdeşleşme yoluyla kazanılması durumu söz konusudur. Özdeşleşme “öznede bir hayali benimsediği zaman ortaya çıkan değişikliktir” (Başer 2010: 113). Lacan, çocuğun anneyle bütünleşme arzusunu, anne için annesinin eksiği, ‘fallus’u olmak arzusu olarak değerlendirir. Bu dönemde “henüz simgeselleştirmenin olmadığı ve üstelik fallusun da kültürel bir simge olduğu düşünülürse bu formülasyon bilmecemsi bir nitelik” kazanır (Tura 2007: 184). Bu noktada ‘Ayna Evresi’ndeki çocuğun arzusu, “henüz kültürel bir arzu değildir ve simge içermez. Ancak Oidipus’un devreye girmesiyle simgenin retroaktif (geriye etkili) bir etkinliği ile çocuğun simge içermeyen arzusu da simgeleşir. Çocuk arzusunu bir yasaktan, Oidipal bir yasaktan dolayımlanarak kodladığı için kökensel arzusu ‘fallus olmak’ arzusu halinde bilinçdışına kodlanır” (Tura 2007: 184). Bu evrede yerine getirilmeyen, tatmine gidemeyen arzu bastırılarak bilinçdışı meydana gelir. Bu noktada “imgesel ilişki ‘Ayna Evresi’nin temel karakteristiği olmakla birlikte”, bu ilişki biçiminin bütün yaşam boyunca devam ettiği görülür; çünkü “Ben (ego) öznenin imgesel özdeşleşmelerinin yeridir” (Tura 2007: 184). Lacan’a göre “ben’in esas işlevi bir imge ile özdeşleşmek, bir kültürel imge halinde kendini görmektir” (Tura 2007: 184). Bu görme durumu da anne-çocuk ilişkisindeki frusturasyonlarla çocukta gerçeklik duygusunun geliş(tir)mesiyle sağlanır. Çocuk zamanla mutlak tatmin, dolayımsız algı ve kökensel zevk kaynağına ulaşma isteğinin gerçekleşmeyeceğinin farkına varınca erişkinin gücünü paylaşmaya meyleder. Bunun sonucunda çocukta erişkinlerin sevgisini kazanma isteği ortaya çıkmaya başlar. Bu noktada gerçeklik düzlemiyle ‘ben’in ayrışması ve bunun sonucu olarak da gerçeklik olgusunun ortaya çıkması ve gelişmesinin öncülü anneye bağılı frusturasyonlar olur. Bu hususta anne de, çocukta kendinin tabi bir nesne olmadığı düşüncesini geliştirmeye çalışır. Çocukta frusturasyonlar sonucu gelişen gerçeklik olgusu ve duyusu, fiziksel ve doğal bir gerçeklik değil; metafora, simgeye ve dile bağlı olan, dil üzerinde taşınan kültürel-simgesel bir gerçekliktir. Lacan bu noktada dilin bilinçdışının koşulu olduğuna vurgu yapar (Lacan 1994: 18) Bu noktada, frusturasyonlar ancak simgesel bir dolayım aracılığıyla kişiliğin gelişimini üzerine etki ederken biyolojik kökenli frusturasyonlar dille toplumsal kodda anlamlandırılır. Böylelikle Oidipus Karmaşası’nın da ilk adımı atılmış olur. Anne söylemlerinde ‘baba’ya gönderim yaparak çocuğu ‘babanın adı’ ile tanışmasını sağlar. Bu noktada sözü edilen, gerçeklik düzlemindeki ‘baba’ değil, üzerinde toplumsal, tarihsel ve kültürel değer ve anlamlar taşıyan dildeki sembolik ‘baba’dır. Dildeki ‘baba’ tüm toplumsal, tarihsel ve kültürel değer yargı ve anlamlarla birlikte yasa(k)ları da üzerinde taşır. Çocuk simgesel-dilsel ‘baba’yı öğrenirken ‘baba’nın üzerinde taşıdığı değer yargıları, anlamları ve yasa(k)ları da beraberinde öğrenerek kökensel arzu, dolayımsız algı ve mutlak tatmin alanına ket vurmaya devam eder. Çocuk otantik yaşantılaması olan ‘narsistik’ doyuma eğilim gösterirken, annenin söylemindeki ‘baba’ yasa(k)ları ve kurallarıyla gelir. İmgesel dönemin sonundaki ‘Ayna Evresi’nde çocuk bir yanılsamada kurduğu özdeşleşmelerle kendini anlamlandırırken hem kendisiyle gerçeklik düzlemi arasındaki ayrımı algıla(ya)maz, hem de bu ayrımdan kaynaklanan boşluğu fark ed(e)mez. Böylece ‘varolan’ın birbirine gönderme yaptıkları tamlığın içinde mutlu bir halde yaşar. Bu tamlık ve bütünlük döneminden sonra Oidipus Evresi’ne giren çocuk, ‘baba’nın varlığıyla karşılaşınca anneyle bir tamlık üzerine kurulu olan uyumlu ikili ilişkisi bozulur; çünkü anneyle çocuk arasına ‘baba’, bir üçüncü olarak girerken artık ilişkiler ikili değil üçlü bir yapıda ortaya çıkar (Eagleton 2004: 203). Lacan’a göre anneyle çocuk arasına bir üçüncü olarak giren ‘baba’, ‘ontolojik’ bir varlıktan ziyade dilsel, kültürel, simgesel ve metaforik bir varlıktır. Çünkü dildeki ‘simgesel’i vareden ‘ontolojik’ baba değil, dildeki ‘babanın adı’dır. ‘Baba’nın kendinin veya ‘babanın adı’nın ortaya çıkışı çocuğu ‘annenin arzusunun nesnesi olmak’ isteğini, simgesel/dilsel olanın arkasına iter. Böylelikle de ‘bilinçdışı’ oluşmaya başlar. ‘Babanın adı’nın devreye girmesiyle birlikte çocuğun isteği olan ‘anne için fallus olmak’ arzusu da ‘bilinçdışı’na itilir. İşte bu noktada dilin öğrenilmesiyle birlikte kültürel-simgesel alana geçişle ‘bilinçdışı’na itilen kökensel arzu, mutlak tatmin ve dolayımsız algının yaşam boyunca eksikliği çekilir. Bahsi geçen bu eksiklik ‘bilinçdışı’ alanını kuran unsurdur. Böylelikle, insan dil aracılığıyla kültürel bir özne olarak kurulmuş olurken hem anne için fallus olma, hem de fallusa sahip olma isteği de bilinçdışına bastırılmış olur. Çocuklukta bilinçdışına bastırılan bu istekler daha sonraki hayatta ikameler yoluyla giderilmeye çalışılacaktır. Hayat devam ederken “Öznenin tüm çabası Oidipus’la girdiği kültürün düzeninde kültürün düzenine girmekle yitirdiğini (narsistik kadiri mutlaklığını) aramaktır. İnsan her adımı ilk adımın narsistik doyumu için atar, fakat her adımda ondan biraz daha uzaklaşır. Lacan’ın narsistik dönemi, yani Ayna Evresi, çocuğun annesi için her şey (retrospektjf kuruluşuyla annesi için fallus) olmak, yani onda “eksik” olan şey olmak arzusuyla, bütünsel imgesini kazanmak için aynada kendi imgesiyle ya da başkasının, annesinin bütünsel imgesiyle özdeşleştiği, anne-çocuk ilişkisinin dolayımsız dönemidir. Bu dolayımsız dönemde kendini başkasından, annesinden ayırt edemediğine göre sadece bir (özne) olan, yani henüz bir özne olmayan çocuk kültürün düzenine simge ile girer. Simge, dolayımısız ikili ilişkinin arasına giren bir üçüncüdür. İşte, insan yavrusuna bir simge kullanarak ötekini kendinden ayırma imkânı veren-aslında bu imkânı bir zorunluluk olarak kabul ettiren-simge bir dolayım sağlayarak, özneyi kurar” (Tura 2007: 204). Böylelikle insan, her zaman kendisinden söz edilecek şeyden-addan farklı olur. Bu nedenle “bir şeye ad vermek, ben denilmezdeki sessizliği bozmak, ben’in kendi olmadığını saptamak demektir. Bu kendi olmayışındaki benin ben’in fallus-nesne-ben’e teslimiyeti bir iç ayna olarak özne-ben’e gönderme yapar” (Üstermen 2009: 125) Bu öz benliği kurma yolundaki çocuk “kültürel babanın, simgenin dünyasına girdiği oranda, annesi ile dolayımsız ilişkisini, eksiksiz solipsizmini yitirir; böylece de kendisini annesinden ayırt etmeye başlar. Kendisini annenin bir parçası (fallusu) olarak görmek yerine, annesinden kopmuş bir bütünlük olarak algılar. Benin ayrışması demek Benin Ben olmayandan ayrışması demektir. Gerçekliğin gerçeklik statüsü kazanmasını koşullandıran süreç de budur zaten” (Tura 2007: 76).

İşte çocukluktaki Ödipal dönemde yaşanan bu “fallus” imgesine sahip olma veya annenin fallus’u olma durumu daha sonraki hayatta sembolik arzular ve ikameler yoluyla bilinçdışından bilinç alanına aktarılır. Lacan, kültürün simgesel-dilsel alanındaki yaşananlar karşısında ‘bilinçdışı’na bastırılanların çocuklukta yaşanan psişik süreçlere, sosyo-kültüralistler kadınlardaki fallus “imrenmesini tamamen kültürel kadın-erkek statü farklılığına” bağlarlar (Tura, 2007: 85). Bu noktada kadının fallusa “sahip olma arzusu doğrudan doğruya erkeklere tanınan ayrıcalıklara, bağımsızlığa, güç ve cesarete sahip olma arzusunun” bir gösterimi ve ikamesidir (Tura, 2007: 85). Bununla birlikte yine sosyo-kültüralistler, kültürel özelliğin bir uygarlıktan diğerine değiştiği üzerinde durup bunları “psikanaliz açısından “bağımsız değişkenler” olarak ele alırken Lacan, kültürün özü” ile ilgilenir (Tura, 2007: 85). Bu noktada Lacan’da ‘fallus merkezcilik’ kültürün temel özelliğidir; çünkü “çocuğu anne doğurduğu sürece, anne-çocuk ilişkisini yasaklayan simge baba olacak; babanın egemenliği de fallusta simgesel” değerini bulacaktır (Tura, 2007: 85). Bu noktada “simgesel düzenin temel simgesi Babanın Adı (Nom-du-pöre) Anne-Çocuk dolayımsızlığına son verir ve kendi yasasını kurar. Simgesel Baba, annede ‘eksik’ olana sahip olandır ve annenin tabi olduğudur. Bu anlamda Baba iki kez yoksun bırakıcı olarak devreye girer: Hem çocuğu annesiyle dolayımsız ilişkisinden çıkarır (annenin tabi olduğu yasa “Baba’nın Yasası”dır) hem de anneyi fallik nesneden yoksun bırakır (fallusa sahip olan Babadır), Lacan’ın terimiyle ‘insanlaştırcı kastrasyon’ yani insan yavrusunu kültürel bir özneye dönüştüren kastrasyon, ‘olmak’tan (etre), ‘sahip olmak’a (avoire) yöneltir özneyi. Söz konusu olan, anne için annenin eksiği fallus olmak değil, fallik nesneye ‘sahip olmak’ ya da ‘sahip olmamak’tır” (Tura, 2007: 204).

Bu noktada Oidupus Karmaşası’nın birinci aşamasında çocuk, başlangıçta kendinin, annenin-evrenin bir uzantısı ve arzusu olduğunu, bu arzunun ve bütünlüğün babayla birlikte kesintiye uğradığını fark eder. Başlangıçta çocuk kendini annenin bir bütünü farz ettiğinden henüz onun için ‘öteki’ kavramı oluşmamıştır. İşte Ouidupus Karmaşası’nın bu döneminde çocuk annesiyle ilişkilerinin babası tarafından düzenlendiğini görünce hayal kırıklıklarına uğrar ve kişiliğinin oluşumu için gerekli olan ‘öteki’ni-babayı fark eder. Ouidupus Karmaşası’nın ikinci aşamasında baba “iki anlamda yoksun bırakıcı olarak devreye girer. Birinci olarak çocuğu arzusunun nesnesinden yoksun bıraktığı için, ikinci olarak anneyi fallik nesneden yoksun bıraktığı için. Fallik nesneye sahip olan babadır, anne değil. Çocuk için çözüm, onu annesinden söken nesne ile özdeşleşmektir. Onun ikilemi fallus olmak ya da olmamaktır. Anne çocuğu kendinin olmayan bir yasaya göndermiştir ve öte yandan kendi de yasa olarak yönelttiği şeye aittir” (Tura, 2007: 185). Çocuk bu dönemde anneyi babadan kopar(a)mayacağını, anneyi babanın elinden al(a)mayacağının farkına vararak kendini annenin bir uzantısı kabul etmekten vazgeçip baba ile özdeşleşmeye çalışır. Anne de çocuğa kendinde olmayanı fark ettirir ve onu babaya gönderir. Çocuk bu noktada annede bulunan fallus eksikliğini fallus olmakla giderebileceğini düşünür. Çocuk “fallus olmak istediğinde ve fallus olmanın söz konusu olmadığını ama fallusa “sahip olmanın söz konusu olduğunu keşfettiğinde Oidipus karmaşasının üçüncü aşamasına yönelir ve böylece de kaderi çizilmiş olur. Omnipotent baba imgesi çöker”: Baba annede olmayana sahiptir, ama “fallusa değil. Böylece “olmak” diyalektiğinden “sahip olmak” diyalektiğine yönelir. Babayı yasa olarak değil, insan olarak ayırt ederek, onu “Benin ideali” olarak yerleştirir ve değer sistemleri ile birlikte ahlaki yaşam başlar” (Tura, 2007: 185). Böylelikle Oidupus Karmaşası’nın sonucunda çocuk hem “ben”ini keşfetmiş olur, hem kültürün dilsel-simgesel alanına geçerek henüz yaşantılamayıp ve deneyimleyemediği kurumları simgesel anlamda kabul etmiş olur. İşte bu noktada Lacan’a göre Ouidupus Karmaşası sırasında ‘fallus’ anne-baba-çocuk ilişkisini düzenleyen önemli bir imgedir. Anne-kadın kaybettiğini düşündüğü ‘fallus’ imgesini hayatının her döneminde ararken bu eksiklik duyumsaması aynı zamanda onun hayatında büyük bir devinime, kendini geliştirme arayışlarına yol açar.

Çünkü Oidipal dönemde yaşanan ve bilinçdışına bastırılan bir fallus’a sahip olma arzusu, hayatın ileriki dönemlerinde kadınların, erkeklerin sahip olduğu ayrıcalıklara sahip olmak istemesi şeklinde kendini gösterir. Bu ayrıcalıklar fallus eksikliğinin yerine ikame edilmeye çalışılır. Aslında bu bir simgesel sahip olmadır; çünkü bu noktada kadınlar bir fallusa sahip olamayacak bunun hep eksikliğini çekecek, bu eksikliği simgesel ikamelerle tamamlamaya çalıştıkça, sürekli kendini dönüştürecek ve fallus’a sahip olduğunu tamlık hissini yaşayan bir varlıktan-erkekten hemen hemen her yönden daha çok kendini geliştirecektir: “Kadın tüm (all) ya da bir tüm değildir. O hiç de tüm değildir. O bir Bir değildir, yalnızca birden azdır ve birden çoktur. O aynı zamanda bir üstelik, bir ‘dahası’dır. O bir evrensel değildir ve bu noktayı vurgulamak için Fransızcada kadın için kullanılan harf-i tarif, yani la onu bir evrensel yapmasın diye kaldırılmıştır. (Lacan’ın yazısında). Gerek kadınlar gerekse erkekler için ‘kadın’ sonu gelmez bir yansımalar ve uydurmalar silsilesidir. Peki nedir o halde kadın cinselliği eğer kadın yoksa, ona mabetlik edecek ebedi bir kadınlık yoksa çoğalan söz oyunlarının bize söylediğine göre fantezinin en ilkel düzeyinde” fallus yokluğunda, “tamamının orada’ olmayışında bulunur. Ancak bu eksi aynı zamanda artıdır, zira ‘fallik işlevi’i tanımlayan küçük harfle ‘tüm’e sahip olmamak, dalgalanan, dolup taşan çeşitlilik, durdurulmaz değişimin sevinç ve coşkusu demek olan daha büyük tüm’e ulaşmak demektir” (Bowie, 2007: 145).

İşte bu noktada bütüne, tüme, eksikliğini çektiği fallus’a ulaşma isteğinden dolayı kadın, her an kendini yeniler, dönüştürür, olu(ş)r. Bu durum ise tam bir dinamizmidir aslında. Hiç kuşkusuz edebiyatın da kadını ve kadın temasını bu kadar çok işlemesinin altında yatan en önemli neden onun sürekli dönüşen ve ol(uş)an bir varlık olmasıdır.

Fallusa sahip olma arzusunun kadının hayatını ne kadar ve nasıl yönlendirdiği ve bu arzunun kadını ne kadar geliştirip dönüştürdüğünü tema olarak işleyen en dikkate değer roman Önay Sözer’in İsis’in Düğümü’dür. Romanda hem Safiye, hem Fehime arzuladıkları fallus imgesini sembolik alanda karşılamaya çalışır. Örneğin romanda Papirüsü ailenin son ferdi olan Duran’a vermeyi bir tutku haline getiren Fehime için papirüs adeta kaybettiğini düşündüğü ‘fallus’un yerine geçmiştir, yine Safiye Hanım’ın babasına ait olan ‘papirüs’ü ‘fallus’ imgesi yerine koyduğu, onunla özdeşleştiği görülür. Bu nedenle Safiye Hanım ilk başlarda babasına ait olan ‘papirüs’ü evlerine gelen ve kendine yakınlık duyan Beşaret Bey’e vermekle babasının evdeki iktidarının biteceğini düşünmektedir: “İkin o verilmişti sana. Çok eskiydi, belki de uzak bir ata, yeniden bulunan bir ata, sonunda ailede elden ele geçen iktidardı ve yitirildi. Böyle oldu böylece. Unutulmuş bilgi kaynağı, belki de tanrısal söz. Artemidoros düş yorumlarında fallus’un logos’la aynı şey olduğunu söylememiş miydi? Çocuklar da onu papifallus, papillus, pafillus.. gibi adlarla mı düşleyecekti? Papirüs ya da fallus. Ne fark eder? Her ikisi de bir yandan bakılınca bir kaynak (tohum mu, bilgi mi, bunlar aynı şey değil mi?), öbür yandan içindekini akıtan bir kanal. Her şey kaynaktan böyle akıp gidecekse -yaşam buysa- onu okumak nasıl olanaklı?” (Sözer, 2004: 106).

Bu özleştirmeden dolayıdır ki romanda, Safiye Hanım, Marsilya’ya ve oradan da vapurla Kahire’ye geçerken yanına aldığı papirüsün kendine büyük ve bilinmedik bir kuvvet verdiğini, yitirmiş olduğu saflığının yerine onu yitirten şeyin kudretiyle güçlendiğini düşünür. Hiç kuşkusuz bu ifadelerde Safiye Hanım’ın, babasının sahip olduğu ‘papirüs’ü, kaybettiğini düşündüğü ‘fallus’ imgesinin yerine koyduğu görülür. Romanda sadece Fehime ve Safiye değil aynı zamanda İzi ve Defide de-yani bütün kadın karakterler açısından Duran’ın ailesine verilen ‘papirüs’’ün ‘fallus’u simgelediği görülür. Bu nedenle psikanalistlerin öne sürdüğü gibi kadınlardaki fallus imgesinin eksikliği, adları sayılan bu kadınların fallus yerine papürüsü ikama etmeleri, ‘papirüs’ün arkasına düşmeleri ve ‘papirüs’ü ele geçirme çabalarına dönüşür. Bu noktada hem aile yadigârı papirüs hem kaybedilen ‘fallus’ aslında iktidarın ve otoritenin yani yasanın ve yasağın simgesidir. İşte böylelikle de ‘logos’un bir parçası olan ‘papirüs’, ‘fallus’u simgelediğinden felsefî bir akıl yürütmeyle ‘fallus’ ile ‘logos’un aynileştiği görülür. Üstelik ‘fallus’ ve ‘logos’ aynı zamanda benzer bir durumda birer kaynak görevindedir. Logos “antik Yunan düşüncesinde, söz, konuşma, düşünce, akıl, anlam, açıklama; bir şeyin her ne ise o olmasını sağlayan nedenler, belli bir disiplinde, fenomenleri açıklamak amacıyla kullanılan yöntem ve ilkeler; bir şeyi” (Cevizci, 2005: 1087) anlaşılır kılan temel dayanak anlamlarına gelmektedir.

İsis’in Düğümü’nde fallus sadece kadın karakterlerin arzusunu çektiği ve sembolik olarak yerine ikameler konulmaya çalışıldığı kayıp nesnenin adı değildir. Romandaki kadın karakterler açısından fallus, bilinçdışına bastırılan ve hiçbir zaman ulaşılmayacak olan kayıp arzu nesnesidir. Bu nedenle bilinçdışını sözden ve yazıdan daha iyi ve net ortaya koyan resim ve çizimlerde bilinçdışına bastırılan fallusun eksiklik duyumunun çok bariz biçimde bilinç düzeyine ortaya çıkarıldığı görülür: “Defide kasayı açtı ve oradan bir tomar kâğıt çıkardı. Müzede yaptığı eskizler. Her kezinde de eteklerini iki bacağının arası görülebilecek biçimde kaldırmış aynı hermafrodit yontusu. Bir ikisi dışında öbür eskizler gerçekçi değildi: Yontuyu restorasyonu yapılmış haliyle gösteriyordu, yani kırık yere bir fallus eklenmişti. İşte bunlar! dedi Defide. Niye hep bu yontuyu çizdin? Defide belki de bu sorudaki ciddi ses tonundan ötürü kıkır kıkır gülmeye başladı: Beni çok güldürüyorsun: “Niçin hep bu yontuyu çizdin? Sonra ekledi: Tabii ki yalnız yontuyu tamir edilmiş olarak göstermek için değil, doğanın nasıl olduğunu da göstermek için! Duran alaycı bir tonla sormaktan kendini alamadı: Yani hermafrodit olmak doğal olmak mı demek? Hımm! yaptı Defide, hermafrodit sonuçta kız-oğlan-kız demek değil mi?” (Sözer, 2004; 208).

Hiç kuşkusuz resim veya çizim bilinçdışının ortaya konulması noktasında yazı ve sözden daha açıklayıcıdır. Bu nedenle bahsi geçen romanın kadın karakterlerinden olan Defide’nin yaptığı eskizlerin büyük bölümünde hermafrodit yontusunun bulunması ve bu yontunun kırık olan fallusun yerine yeni bir fallus eklenmesi sonucu restorasyon edilmesi Defide’nin bir kadın olarak kaybettiğini düşündüğü fallus eksikliğinden kaynaklanır. Defide’nin bu çabasına benzer şekilde romanda Duran’ın ‘yaşamöyküsü’nü yazmakta olan İzi de romanın başkarakteri olan Duran’a Amerika’daki bütün eğitim hayatını, çalışmalarını, kazılara nasıl katıldığını ve evliliğini ayrıntılarıyla anlatıp, ölen eşinin ve özellikle de hayatının büyük bir bölümüne katılan Duran’a yöneliminin ilksel ve kökensel nedenleri üzerine düşünürken, bu nedenlerin altında ilksel ve kökensel olarak fallus’a sahip olma arzusunun yattığını ortaya koyar: “Yine en iyi ölebileceğin yer benim içimdi, bunu iyi biliyordun, benim kuytularım, benim ılıman iklimli kaygan döl yatağım senin ölüm yatağın. Bunu anlamamıştım, henüz diri ve içimi didikleyen can çekişmenle orada öleceğini. Kader, eskiyen töre ve ters tanrı. FallusKadın, kocası içine diri diri gömülen kadınmış. Sonradan dediler: Senin ölüm spazmın benim aşk spazmımla aynı anda olmuş. Artık olmam gerekeni, benden isteneni biliyormuşum. ‘O’nun fallus’unun biçimini almış bir mezar. Er kişi niyetine bu kadın. Taşaklı, dul, koca, hem de karı. Ölen bütün erkeklerin fallus’ları karılarına döner: Kadın fallus’un asıl ve son sahibidir, çünkü onu ondan kimse alamaz artık. Kadının erkeksiz kalması o kadar önemli değildir, çünkü fallusun sahibi kendisi olmuştur. Fallus Kadın yok ve vardır aynı zamanda. Ben de kocamın ondan kopmuş kapkara yaslı gölgesiydim” (Sözer, 2004: 237).

İzi bu ifadelerinde hem evliliğini, hem de Duran’la ilişkisini bir kadın olarak kendinde bulunan ‘fallus’ eksikliği duyumsamasının tamamlama isteğine bağlar. İzi’ye göre hayatına giren iki erkek de, kendinde eksik bulunan ‘fallus’ imgesini tamamlar. Bununla birlikte İzi’nin yukarıdaki ifadelerinde kadın tarafından ‘fallus’ eksikliğinin hissedilmesi ve giderilmesine yönelik olarak bir arayışın sonucunda evliliğin ortaya çıkması bilgisi, toplumsal ve kültürel hayatta evlilik kurumuna yüklenen bütün aşkın-transandantal anlam ve değerleri askıya-paranteze alır. Böylelikle evlilik aşkın-transandantal bir algılamadan kurtarılıp içkinlik düzeyine indirilir. Bu noktada evlilik de bir nevi kadınlarda eksikliği hissedilen ‘fallus’u tamamlama olarak görülürken erkek açısından ise ölüm imgesiyle verilir. Aslında bu durum Freud’un Haz İlkesinin Ötesinde, Ben ve İd adlı eserinde ortaya koyduğu gibi soyu devam ettirmeye yarayan erotik ve cinsel dürtülerin arkasında ölüm dürtülerinin gelmesi durumudur Freud 2009: 60)

İşte bu nedenledir ki romanda, Duran’ın Mona Lisa tablosunun yorumunda-ki bu yorum bir felsefeci olarak Önay Sözer’indir-görülen evli kadının bekâr olanı küçük ve hor görmesi, onunla alay etmesi, yukarıdaki ifadelerde görüldüğü gibi ‘fallus’ eksikliğinin giderilmiş olduğu tamlık duyumunu yaşamasıyla ilgili bir durumdur: Mona Lisa tablosuna bir “bakacak olursanız, resmin sol arka planının sağ arka planından daha aşağıda olduğunu fark edeceksiniz. Bundan ötürü de Mona Lisa’nın yüzünün sol yarısıyla sağ yarısı (eğer elinizi şöyle kapayıp bakacak olursanız) bakanda ayrı izlenimler yaratmakta. Gerçekten de sol yarı, onu daha uzun, daha ince gösteriyor: Bir genç kızın, bir bakirenin yüzü bu. Oysa sağ yarı daha yuvarlak, toplu ve daha çok kadınsı. Evet yanılmadınız, küçük hanım, bir kız-kadın-kız bu, bir bakire kadın. Bakireyken kadın olmuş, ama asıl kadın olarak, bekâreti, safiyeti, temizliği bulmuş bu Floransalı hanım. Bekâretini koruyan, korumakta direnen genç kız, onu kıvrandıran, şehevi arzularının esiridir. Perisi pistir, kendisine bakmaz, asıl temizliğe kendi isteklerinden ötürü değil, erkek onu istediği zaman kavuşur. Erkeklerin kızları saf oldukları için istedikleri sanılır, yanlıştır bu. Kızlar erkekler onları istediği için safiyet kazanırlar. Kutsal izdivaç ise kadının yalnız bedenini değil, ruhunu da paklar, durulaştırır, onu geçici olan bakirelikten kurtarıp ikinci ve kalıcı bakireliğe kavuşturur. Yeniden Mona Lisa’ya bakın, o böyle bir tanrısal dul değilse nedir? Şu gözlerine, dudaklarına bakın. Niçin bu dudaklar tam da yüzünün sağ yarısında yani çizgilerinin keskinleşeceği noktada kıvrılarak dağılıyor, belirsizleşiyor, gölgeleşiyor? Çünkü onun genç kızlıktan kadınlığa geçişi kesin değil de ondan. Onun kadınlığı esrarlı. Yüzündeki gülüş, hüzünle alay karışımı. Yalnızca bekâretini yitirmekle kalmış, kadınlığa geçerken saflığını koruyamamış bütün kadınlara üzülürken, tanrısal zevcelikten nasibini alamayıp kendini bakire sayan genç kızlarla da alay ediyor” (Sözer, 2004: 86-87).

İzi’nin Duran’a ‘özdeşleyim’ ile yönelme edimi aslında yukarıda da değinildiği gibi kadınların erkeklere kıyasla arzuda içkin, bastırmaya daha az tabi olmalarından kaynaklanır. Bu noktada da İzi de diğer kadınlar gibi “süslenerek kendilerini arzu gösterenlerine dönüştürürler; yoksunu oldukları fallus” aramaya çıkarlar (Bowie, 2007: 139). Bu noktada “Erkeklere kıyasla kadınlar ‘arzuda içkin olan verdrangung’a (bastırma) daha az tabidir; sadakatsizlik eril’dir; kadınlar süslenerek kendilerini arzu gösterenlerine dönüştürürler; yoksunu oldukları fallus olmaya çalışırlar; maske ve yapmacılık ‘dişil’dir ve bu nedenledir ki erkeklik gösterisi kadınsılaşmış, bir davranış biçimi olarak algılanır” (Bowie, 2007: 139). İşte kadınlarda görülen bu durumun İsis’in Düğümü’ndeki sembolü maskedir. Romanda İzi de ‘yaşamöyküsü’nü kaleme aldığı Duran’a öykünerek fallus eksikliğini bir nebze olsun gidermeye çalışacaktır. Bu noktada onun öykünmeye çalıştığı Duran, İzi için aynı zamanda bir maskedir:  “İdeal maske, arkasında kimse olmayandır. Boşluğum sende onu ne pahasına olursa olsun doldurma tutkusunu uyandırdı. Hâlâ kendi sıcaklığını taşıyan kalıbımın içine o bir kezlik şiddetle girmek (o zaman haykırdım) ve orada sonsuz kalmak: Olmadık matlıktaki ten kabuğumun altında ve saklı. ‘Ben’ değil. Biliyordun, ama can evimin boş olduğunu kanıtlamak istedin. Kabul et, istediğin oyuncuyu bulmuştun. Salonda durmadan yer değiştiren o izleyicim değildin artık. İlkin suflörüm oldun. Benden duymak istediğin şeyleri yaklaşıp gizleyemediğin bir kösnüyle kulaklarıma fısıldıyor, oyun sırasında bile repliklerimi ben onları yüksek sesle okuyayım diye önüme atıyor, beni eğilip onları toplar görmekten ayrıca zevk alıyordun. Beni ve kendini bitmemiş bir dramın oyuncuları yaptın. Bitmemiş bir yaşamın öyküsü, yazılamaz, o ancak bir dram gibi oynanabilir. Bu dramda kalbimi kalbinden sormadın, beni yalnızca kendinden istedin. Senin rolünde ben! Sen ve sen. Ah evet, ben de bunu istedim. Bu maskenin düşü sendin. Olmadık biçimde sana âşıktı maske, içinde, arkasında senin olmanı istiyordu. Olmayacak bir şey miydi bu, seninle sana dokunarak değil, kendimi sen haline getirerek sevişmeyi istemem, kendimle kendi kertiğimde. Narsis’e âşık olan Nimfa’nın son çare olarak onun sudaki hayalini oynaması gibi mi? Oyun devam mı ediyor? Tanrım, neredeyim? Sen yüzüme baktığın zaman ben kimim? Haydi şimdi maskene bak. Uzun uzun! Bana kim olduğunu söyle!” (Sözer, 2004: 242-243).

Yine yukarıdaki ifadelerde İsis’in Düğümü’ndeki İzi, Safiye, Fehime ve Defide adlı kadın karakterlerin kaybettiklerini düşündükleri ‘fallus’ imgesini arayışlarına idealleştirdikleri ‘kadın erkek kadın’lığa İzi’nin ulaştığı görülür. “Her şey geçmişin ve başlangıcın uzaklığından geri geliyordu, aradaki uzaklığı göstermek için. Bütün başlangıçların aslı olan bir “asla”! Ters yönlerden aynı zamanda ölüme ve yaşama açılan o kör kapı. Hâlâ soruyordu: Bu yazıda bakışını reddeden şey aynı zamanda kendine baktıran şey miydi? Yıllardır bir hiçi ister gibi o başlangıcı aramış olabilir miydi? Geçmişin bütün tabletleri! Ne zamandı başlangıç? Arkeoloji, sana ne oldu? Bu sorularla ve benzeri, kamburunu çıkarmış, küçük ayaklarıyla zaman içinde tez yürüyen bir Bergamalı filozof çıkageldi. “Başlangıç” dedi “hep kendi derinliğine kaçtı. Logos hep oradaydı. Arkhe ve logos. Arkhe döl yatağıdır, logos ise gözünü açmış ona bakan fallus”. Yürüdü gitti sonra filozof, tablete dönüp bakmadı bile” (Sözer, 2004: 279).

Roman’da belirli bir bilinçlenme-aydınlanmanın ardından İzi hayatı boyunca bütün arayışlarının sebebini bir zamanlar yitirmiş bulunduğu fallus’a bağlar: İzi hayatındaki bütün arayışlarının bir fallus yitimi üzerine kurulduğunu belirtir: “Ersuyunu sen değildin yitiren, ben yitirdim. Gelin oldum, kuru bir kaynağın başına dikildim. Evlendim, dul ve gelindim aynı zamanda. Ben, kendi o heyula. O tanrısal fallus’un göğe tırmanan, benim yalnızlığım kuyularımın içine vuran sonsuz ve boşuna şavk olduğunu anladım ve yitirdim. Yitirdim ve onu daha önce yitirdiğimi anladım. Meğer ona sahip olduğumu sanmam asıl yitirmem demekmiş” (Sözer, 2004: 283). Bu hususta İzi, yukarıda değinildiği gibi aradıklarının ve birçok uğraşının bir fallus yitiminin boşluğunu doldurmak olduğunu da anlar. İzi’nin bu uğraşlarının içinde Duran’ın ‘yaşamöyküsü’nün yazımı da vardır. İzi, Duran’ın ‘yaşamöyküsü’nün içinde de yitirdiğini fark ettiği ‘fallus’u arar. Daha doğrusu İzi’yi yaşamöyküsü yazmaya iten de bu yitirilmiş fallus imgesidir: “Senin parçalarının ardına düştüm. Her yerde parçalarını arıyor ve onları topluyordum, sabırla, dikkatle. Çünkü her parçan benim için biricikti. Can kırıkları. Onlardan tek bir öykü yapacaktım. Boşuna. Parçalat parçaları izledi. Kalbinin, beyninin, ayaklarının, ellerinin, gözlerinin anıları yaşamöykünün içine yerleşti. Ama biri var ki onu bulamadım. Çoktandır yok o. Er kişim dedim ona, koçum, koç yiğidim, hani benim yeşilbaşım, buhurum ve müzekker, çiftler çubuğum, isterse ırzıma geçen. Onu yitirdim, onunla birlikte kimliğimi de. Hani gazetelerde kayıp ilanları çıkar ya-. “Kimliğimi kaybettim, yenisini çıkaracağımdan eskisinin hükmü yoktur” Benim ilanım çok daha basit, çünkü yeni kimlik çıkarmam söz konusu değil: “Kimliğimi kaybettim, yenisini çıkarmasam da eskisinin hükmü yoktur” Eskisinin kaybıyla bir hoşum, el çek kimliğimden sevgilim! Araya araya yitiriyorum onu. Başım dönüyor, aramak ve bulamayabilmek başımı döndürüyor” (Sözer, 2004: 293).

Oidipus Karmaşası esnasında fark edilen fallus yitiminin duyumsanması ve arzusunun bilinçdışına bastırılması Freud ve Lacan gibi psikiyatristlerin tespitinin çok öncesinde mitolojiye yansımıştır. Bu noktada mitler “iç dinamiklerin dış gerçekliğe yansıtılmasıyla oluşan ortak toplumsal ürünler” olurken mitoloji ise “kavranılmayanı kavrama ve özne-nesne ayrımına henüz izin vermeyen/her şeyi saran bütünün benlik dışında kalan öğelerini nesneleştirme çabasının ürünüdür” (Saydam 2011: 51-52). Bu noktada mitler insan bilinçdışına bastırılan ilksel ve kökensel korku, kaygı ve arzularının bir çeşit dilsel gösterenleridir. Örneğin Önay Sözer’in romanına isim aldığı İsis’in Düğümü’nde, İsis ile Osiris arasında geçen mitolojik anlatıda da fallus imgesinin kaybına yönelik bir durum söz konusudur. İsis “aslında bir Mısır tanrıçasıdır. Ama büyük İskender’in fetihlerini izleyen Helenistik dönemde ve özellikle de Roma çağında Yunan-Roma dünyasında yaygınlık ve saygınlık kazanmıştır” Bu nedenle de Herodotos “Mısır dilinde Horus’un Apollon, İsis’in Demeter’in karşılığı olduğunu bildirir. Yine Herodotus’un Mısırlılardan duyarak naklettiğine göre Apollon ve Artemis, Dionyosos ile İsis’in” çocuklarıdır (Bayıldı 2005: 250) İsis, eşi Osiris’e karşı aşkı nedeniyle, onun ölü vücuduna yaşamın düğümünü atarak Osiris’i ölümsüzleştirmeyi başarır. Mısırlılarda “ölümü ve yaşamı, hem de bunların çapraz kesişmesini dile getiren simge ankh”dır Yaşam “bağı ya da düğümü, Mısırlıların inancına göre, yaşam sandaletinin” üzerindedir. İnsan “yaşamı böyle bir sandalet ya da ayakkabı, onu çıkmaması için ayağa sıkı sıkıya bağlamak” gerekir. Yaşam onunla yürür, çözülmesi ölümcüldür. Başka bir yoruma göre ise o erlik kılıfıdır. İsis’in düğümü ise kadınların başında ya da ellerinde, kuşaklarında görülüyor, daha çok da, saçağı karın bölgesine uzanacak biçimde kadının vücuduna sarılmış bir giysiyi göğsün üzerinde tutturan düğümün o olduğuna” inanılır. Mitolojiye göre, yeryüzünün ve gökyüzünün kraliçesi sayılan İsis, Tanrı Geb ile Tanrıça Nut’un kızıdır ve üç kardeşi daha vardır: Osiris, Tifon ve Neftis. İsis ile Osiris’in “aşkı daha bu ikisi analarının rahmindeyken” başlar. Barbarlara “karşı uygarlığı savunan, ülkesine tarımı ve şarabı getiren Osiris’in iktidar kavgasında kardeşi Tifon tarafından öldürülmesi ve cesedinin kurşun bir sandık içinde Nil sularına atılması üzerine, İsis, onun cesedinin ardına” düşerek onu bulur. Bu aşklarının neticesinde Tanrı Horus dünyaya gelir. Fakat “Osiris’in cesedini çalan Tifon onu parçalara ayırarak bu parçaları çeşitli yer ve bölgelere” dağıtır. Papirüsten “kayığına atlayan İsis bu parçaları” toplayarak “kız kardeşi ve ayrıca onun gibi Osiris’e âşık Neftis’in yardımıyla büyük bir yas töreni düzenleyerek bu parçaları bir araya” toplar. Bundan kastı ise “Osiris’e vücut ve yaşamının tamlığını iade ederek onu sonsuz bir yaşam için” diriltmektir. Biri dışında “Osiris’in bütün parçaları bulunmuştu: Erkeklik organı”. Bunun üzerine İsis “bu organın yerine tahtadan bir fallus” koyar. Mısır inancına göre, “İsis’in rahminin simgesi tat denilen tılsımlı bir” düğümdür. Böylece “Osiris’in organının yitmesi nedeniyle tehdit altında olan birlik ve bütünlüğünü İsis’in güçlü düğümü yeniden” kurar. Mısırlılar, “yitirilmiş birliğin kurulmasını bu büyülü düğümün girişik ve dolambaçlı yapısına borçlu olduğumuzu, onun Osiris’in birbirinden ayrılan ismiyle cismini yeniden bir araya getirip bağlılığını düşünürler” (Sözer, 2004: 338). Böylece İsis’in aşkı Osiris’le sonsuz olarak buluşur ve bu düğüm sayesinde onu dağılıp ayrışmadan kurtararak sonsuz yaşamına teslim eder. Mısır mitolojideki İsis ve Osiris öyküsünde Osiris’in ‘erkeklik organı’ dışındaki bütün parçaları bulunur ve tamamlanır. Bulunamayan ‘erkeklik organı’ yerine İsis tahtadan bir fallus koyar; çünkü yukarıda Lacan’a atfedildiği gibi bu organın yitirilmiş olarak duyumsanması birlik ve bütünlüğün tehdidi olarak algılanır. Lacan’a göre fallus eksikliğinin duyumsanması tam bir devinime yol açar. Çünkü “fallus, ihtiyaç, talep ve arzunun sözlü-olmayan ve işlenmemiş bir sembolü olarak hazır durmakta ve insan bireyleri arasında geçen arzu alışverişleriyle dolu dilsiz bir dünya tasarlamamıza imkân vermektedir” (Bowie, 2007: 136).

Sözer’in İsis’in Düğümü adlı romanında hem İzi, hem Defide hem de bu roman içindeki tefrika kurmaca olan Esrarlı Papirüs’ün kadın karakteri olan Fehime fallus eksikliğini yakından hissederek, bu eksikliği gidermek için yollar ararlar. İşte bu noktada Mısırlılar fallus eksikliğinden kaynaklanan yitirilmiş birlik ve bütünlüğün kurulmasını büyülü İsis’in Düğümü’ne borçlu olduğunu düşünmüşlerdir. Mısırlıların bu şekilde ‘fallus eksiği’ni gidermek istemesinin en önemli nedeni psikanalizde iddia edildiği gibi fallusun kaybedildiğinin duyumsanmasıdır: “Aşk İsis tapınışında bedensel olduğu kadar tinselleştirici gücü temsil ediyordu, ölümden, tüm gaipten ve yokluktan daha güçlü olarak. Çünkü o ölümü de içine alıyor, yani ölümün kendisinden bir geçiş anı yapıyordu. Fallus ölümün aslıydı. Ölümün ya da yokluğun yaşam üzerindeki egemenliğini gösteren simge, çünkü fallus ancak erkeğin ölümüyle ya da onun ölümünü varsayarak varoluyordu. Aşkın unutulduğu yerde bir simge ya da olgu olmuş, ne fark eder? Sonunda bir simge olduğu için olgu olmamış mıydı? Yine de gitti gider. İzi kendi benliğinde yitirdiği o Efendi’yi başka hiçbir yerde de bulamayacaktı. Yokoğlu yok, mülga, mefsuh, menfi ve nanay. Uzaklaşmıştı, hem de başını almış gitmiş -veda ve hicran. Sonunda, yeri cennet olacakken kendisi cehennem olmuş. İzi onunla birlikte kendi benlik ve kimliğini de yitirdiyse (her şeyin bir karşılığı olmalıydı), bu kimlik zaten o kendini kadın efendi, ah o FallusKadın! Yaptığında, hayali karıkocalığına, sonra da dulluğa özendiğinde zayi olmamış mıydı? Fakat ne olursa olsun, İzi bu baskılı kimliği sona erdi diye kendini hiç de “emansipe” olmuş duymuyordu. Onun feminist kuramlarla ya da psikanalizle kaybedecek vakti yoktu. Aşk vermek kadar almak ve alabilmektir. Alma gücü varsa, alınan şey kaybedilenin yerine geçmiştir bile” (Sözer, 2004: 340).

Hiç kuşkusuz Oidipal dönemde bilinçdışına bastırılan fallus imgesinin eksikliği hayatı boyunca kadını bu imgenin arayışına itecek ve kadın fallus’a sahip olma arzusunu taşıyarak kendini sürekli dönüştürecek, varoluşa açacak, olacak ve oluşacaktır. Bu noktada fallus Lacan’a göre gündelik yaşamda ve içkinlikte yer almayan “aşkın gösteren”dir. Fallus aslında bir nesne ya da gerçeklik değildir; “boş bir farklılık işareti bizi imgeselden koparıp simgesel düzende daha önceden belirlenmiş yerimize yerleştiren şeyin göstergesidir” (Eagleton 2004: 207). Bu nedenledir ki yazar ve şair açısından bu çeşit bir varlığı-kadını eserlerine tema edinmek tamlık duyumsamasına sahip bir varlığı-erkeği tema edinmekten daha avantajlıdır. Kadın, fallus imgesinin eksikliğini duyumsamasıyla hayatın her anını dönüşmeye değişmeye açarak bu imgeye sahip olmaya çalışırken aynı zamanda kendini sürekli geliştirir; çünkü kadın fallusun yokluğunda “tamamının orada olmayışında bulunur. Ancak bu eksi aynı zamanda bir artıdır, zira fallik işlevi tanımlayan küçük harfle ‘tüm’e sahip olmamak, dalgalanan, dolup taşan çeşitlilik, durdurulmaz değişimin sevinç ve coşkusu demek olan büyük ‘tüm’e erişimi olmak demektir” (Bowie 2007: 145) Bu noktada fallus eksikliğinin duyumsanmasından dolayı ‘tüm’e ulaşmaya çalışan varlık da edebi eserlerde gerek tematik gerekse figüratif yönden oldukça önemlidir.

Kadınların Oidipal dönemde bilinçdışına bastırdığı fallus imgesi gücü sembolize eder. Ve bu güç Turgut Uyar’ın “Bu yol Kaf dağına gider Sultanım/ Demir asa, demir çarık, ince yürek” (Uyar 2008: 93) mısralarında görüldüğü gibi edebi eserlerde asa imgesiyle verilir. Bu noktada hadım edilen rahiplerin eline asa verilir. Fallus anlamı taşıdığı şüphe götürmez olan asa, anne egemenliğinin en ilkel evresinden kalmadır. Eski rahipler gibi hadım edilmiş olan (anne) erkek hükümdar için asanın başlangıçtaki anlamı fallusu ikame edip onu yeniden erkek yapmaktan ibarettir (Rank, 2001: 91). Bu durum günümüze kadar çocukların simgesel hadım olayında ellerine iliştirilen sopalarla temsil edilir. Yine Hz. Musa’nın elinde asa vardır. Cadı hem kadındır hem de onun üzerine bindiği süpürge aslında güç aldığı bir asa (fallus)dır.

 

Kaynakça

 

Başer, Nami (2010), Lacan, İstanbul, Say Yayınları.

Bayıldı, Derman (2005), Mitoloji Sözlüğü, İstanbul, Say Yayınları.

Bowie, Malcolm (2007), Lacan (çev: V. Pekel Şenel), Ankara, Dost Kitabevi.

Cevizci, Ahmet (2005), Felsefe Sözlüğü, İstanbul, Paradigma Yayınları.

Eagleton, Terry (2004), Edebiyat Kuramı, (çeviren: Tuncay Barkan), İstanbul, Ayrıntı Yayınları.

Freud, Sigmund, (2009), Haz İlkesinin Ötesinde Ben ve İd, (çev. Ali Babaoğlu), İstanbul, Metis Yayınlarf.

Lacan, Jacques, (1994), Fallus’un Anlamı, (çev. Saffet Murat Tura) İstanbul, Afa Yayınları,

Rank, Otto, (2001), Doğum Travması, (çev: Sabir Yücesoy), İstanbul, Metis Yayınları.

Saydam, M. Bilgin, (2011), Deli Dumrul’un Bilinci, İstanbul, Metis Yayınları.

Sözer, Önay (2004), İsisin Düğümü, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,

Tura, Saffet Murat (2007), Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, İstanbul, Kanat Kitap.

Uyar, Turgut, (2008), Büyük Saat, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları,

Üstermen, Ufuk (2009), “Lacan’da Konuşan Özne-Ben Konuşmayan Nesnesi” Mono KL-Lacan Özel Sayısı, Sayı 6-7


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...