Akademik Bakış, Edebiyat

NECİP FAZIL’DA VE AHMET HÂŞİM’DE BAŞIN AYKIRILIĞI VE HORLANIŞI

1 423
indir

                                                   Bilinçaltının  derinliklerini felsefecilerden

                                                   ve psikanalistlerden önce şairler keşfetmiştir.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       Freud

 

Özet: Necip Fazıl ve Ahmet Hâşim, 20. yüzyıl Türk şiirinin öne çıkan şairleri arasında yer alır. Bu çalışmada her iki şairin başı konu alan birer şiiri (Serseri ve Başım) incelenmektedir. Necip Fazıl’ın şiirinde baş, benlik kavramı çevresinde şekillenir. Ahmet Hâşim’in şiiri ise ontolojik çerçevede başı probleme çevirir. İncelemede metinlerarasılık ve karşılaştırmalı edebiyat yöntemlerinden yararlanılmaktadır. Necip Fazıl, Serseri şiirinde öznenin toplumla, insanlarla ve diğer varlıklarla uyumsuzluğunu, bunun kendisi üzerinde yarattığı olumsuz etkiyi dile getirir. Uyumsuzluğun kaynağı olarak başını görür. Baş kelimesiyle ifade ettiği zihninin farklı işleyişi problem olarak belirir. Buna karşılık Ahmet Hâşim de başın fiziki yapısını ve görünüşünü çirkinlik kompleksi çevresinde psikolojik probleme dönüştürür. Bu durum, sanatkâr üzerinde psikolojik baskı yaratır. Bu yazıda her iki şairin başa yaklaşımı fenomenolojinin ve psikanalizin verileriyle ele alınmaya çalışılmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Karşılaştırmalı edebiyat, metinlerarasılık, fenomenoloji, psikanaliz, Necip Fazıl, Ahmet Hâşim, Serseri, Başım.

 

Bu yazıyla Necip Fazıl Kısakürek (1904-1983)’in ilk gençlik ürünleri arasında yer alan Serseri şiiriyle Ahmet Hâşim (1887-1933)’in Başım şiiri, psikanalizin verileriyle karşılaştırmalı edebiyat ve metinlerarasılık çerçevesinde anlamaya/anlamlandırılmaya çalışılacaktır. Necip Fazıl’ın Serseri şiiri, baş imgesini zihnin işleyişi, bilinç ve bütün bir iç yaşayış olarak edebî metnin dünyasında probleme dönüştürür. Baş imgesi etrafında insanın, Lacan’ın adlandırmasıyla simgeselleştirilemeyen, simgesel alana girmeye direnen özel duyumları, insana ait tikellikler dile getirilmeye çalışır. İnsanın toplumla diğer insanlarla, kurulu düzenle(simgesel düzenle-simgeselleşen alanla) uyuşamaması ve aykırılığı etrafında anlamını bulur. Buna karşılık Ahmet Hâşim’in Başım şiiri, öznenin biyolojik varlık anlamında başının uyumsuzluğunu algılayışı ve buna bağlı olarak horlayışı çerçevesinde anlam kazanır. Birincisi, daha çok iç dünya (psişik dünya) ile dış dünya (simgesel ağ) arasında;  ikincisi ise daha çok dış dünyanın çeşitli görünümlerinin iç dünyadaki yansımalarının peşinde olan iki şairin aynı yıllar içerisinde ortaya koyduğu bu iki metin, modern metotların ışığı altında tematik yönden çözümlenmeye çalışılacaktır. Böyle bir çözümleme çabası, her iki metni anlamlandırmak kadar her iki şairin estetik dünyasını ve sanatını kavramak açısından da değer taşıyacaktır.

İki metnin ortaklaşan/benzeşen-ayrışan ögeler çerçevesinde birlikte çözümlenmesi karşılaştırmalı edebiyat ve/veya metinlerarasılık yöntemlerini gerekli kılar. Karşılaştırmalı edebiyat incelemesi, “(…) farklı dillerde yazılmış iki eseri konu, düşünce ya da biçim bakımından incelemek, ortak, benzer ve farklı yanlarını tespit etmek, nedenleri üzerinde yorum getirmek” (Aytaç 1997: 7) anlamına gelir. Bir edebiyatın kendi içerisinde ortaya çıkan farklı ürünleri arasında yapılacak karşılaştırmalı çalışmalar da karşılaştırmalı edebiyatın sınırları içerisine girer. Aynı dönemde ortaya konan kalem ürünleri arasında karşılaştırmaya gidilebileceği gibi, farklı dönemlerde yazılmış edebî eserler arasında da karşılaştırma yöntemine başvurulabilir (Aytaç 1997: 15). Karşılaştırmalı edebiyat biliminin temelinde edebiyatın bir bütün olduğu görüşü yer alır. Böyle bütüncül bir anlayış, yeryüzünde söylenmemiş hiçbir sözün olmadığını, etkinin doğal olduğunu öngörür.

Aynı kültürde yahut iki farklı kültüre mensup yazarların birbirinden habersiz benzer eserler yazması söz konusu olabileceği gibi, bilinçli ve açık bir etkilenme de söz konusu olabilir. Günümüzde bilinçli etkileşimlere metinlerarası ilişkiler kavramı çerçevesinde yaklaşılmaktadır. Kimi edebiyat bilimcilere göre her yeni metin, önceki edebî metinlere dayanır. MikhailBakhtin, hiçbir edebî “ ‘söylem’, ‘önceden söylenmiş’e, ‘bilinen’e ‘ortak düşünce’ye vb. yönelmeden edemez” (Aktulum 1999: 26) yargısında bulunur. Bir edebî metnin, “ister çağdaş ister eski, ister klâsik metinler söz konusu olsun, metinlerarasılığın her yazı kılgısına özgü değişmez bir özellik olduğunu, hiçbir metnin daha önce yazılmış başka metinlerden bağımsız olarak yazılamayacağını, açık ya da kapalı bir biçimde her metnin daha önce yazılmış metinlerden izler taşıdığını, önceki metinleri anımsattığını”(Aktulum 1999: 19) ifade etmemiz gerekir.

Her ne kadar metinlerarası yaklaşımda karşılaştırma yoksa da,ele alacağımız iki metin arasında somut benzerlik sınırlı kaldığı için, karşılaştırmalı edebiyat yönteminden yararlanmak zorunlu olacaktır. Sonuçta şairlerden birinin diğerinin metnini tanığı/okuduğu konusunda kimi belirtiler bulunmakta ise de, birinin diğerinin metnini ana metne/alt metne (hypertexte) çevirdiğini gösteren somut ve yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bununla birlikte JulienGracq’ın da ifade ettiği gibi, “[h]er yapıt bir palempsest’tir” (Aktulum 2004: 334). Sonuçta yeni edebiyat ürünleri daha önce ortaya konmuş ürünler üzerine/üzerinden kurulur. Bir edebî metin hep daha önce yazılmış metinlerden aldığı kesitlerle yeni bir birleşim düzeni meydana getirir. Aslında her edebî eser metinlerarasıdır ve daha önceki metinlerden hareketle kurulur (Aktulum 1999: 18).

İlk şiirlerini 1920’lerin ortalarına doğru yayımlamaya başlayan Necip Fazıl, daha bu ilk kalem ürünlerinden itibaren hazır sunulu değer ve anlamlar dünyasıyla bastırdığı arzu ve hazları, istemleri arasında yoğun çatışkılar alanı yaşayan ve bunları edebî eserin dünyasına taşıyan genç bir sanatkâr kimliğiyle belirir. Onun ilk kalem ürünlerinden itibaren iç dünyasında çatışmalar yaşayan genç insanın kendini ve nesneleri simgesel ağın dışında anlamlandırmada yaşadığı güçlük ve buna bağlı olarak ortaya çıkan uyumsuzluk dikkat çeker. “[S]osyal hayata ayak uyduramamaya, yaşadığı hayattan memnun olamamaya, yabancı bir ortamda bulunmaya kadar daha da sayılabilecek pek çok sebep” (Balcı 2004: 42) bunda rol oynar. Bu sebeplerin başlıcasısimgeselleştirme -yani dilselleştirme, ki dil değerleri de üzerinde taşır- onu kullanmak arzuyu, istemi, hazzı öldürür. Bu nedenle çatışma simgesel ağ ile insanın gerçek otantik benliğiyle bilinçdışına bastırılmak zorunda olanlar arasındadır. Onun şiiri, kendisiyle ve varlıkla bütünleşmek amacını taşır. Burada bütünleşmek istenilen varlık hiç ele geçirilmeyecek olan aşkın gösterendir. Aşkın gösterge ile verilmek istenen “bütün diğer gösterenlere anlam kazandıracak bir göstergenin (aşkın gösteren) ve bütün göstergelerin işaret ettiği söylenebilecek temellendirici, sorgulanamaz bir anlamın (aşkın gösterileni)” (Eagleton 2004: 165) taşıyan göstergedir. Farklı dönemlerde “bu rol için çeşitli adaylar-Tanrı, ide, dünya, tin, benlik, töz, madde- ön plana” çıkmıştır (Eagleton 2004: 165). Onun şiiri, aşkın gösterene ulaşmak ve uyum içerisine girmek isteyen, fakat bunu gerçekleştirmekte bir yığın sıkıntı yaşayan insanın problemler ağı etrafında varlık kazanır. Aşırı hassas genç insanın nesneler dünyasıyla ve kendisiyle uyum içerisine girmesinin önünde engel olarak sebebi açıkça belli olmayan çeşitli etkenler rol oynar. Örümcek Ağı, Çan Sesi, Kaldırımlar, Nefs, Bendedir gibi ilk kalem ürünlerinden başlayarak onun şiirlerini korku, ürperti, vehim, yalnızlık, boşluk, ölümgibi öznenin varlığını tehdit eden temalar kaplar. Bunda rol oynayan başlıca etken, öznenin varlıkla, evrenle ve kendisiyle uyumlu bir iletişim ağı ve buna bağlı yaşama alanı kuramamasıdır. Bir başka söyleyişle kendi istem ve arzularını simgesel ağa teslim edemeyişi, ki hemen hemen bütün şairlerde bu görülür, zaten bu nedenle çatışma yaşanır ve bu nedenle şiir rüyalar gibi bir arzu metnidir ve bu nedenle Lacan’ın Büyük Öteki dediği yasayı manipüle etmeye çalışır. Büyük Öteki “kendi öznelliğimizin içerisine taşıyarak asimile edemeyeceğimiz mutlak ötekiliktir. Büyük Öteki sembolik düzendir; içine doğduğumuz ve eğer kendi arzumuzu eklemlemek istiyorsak konuşmayı öğrenmek zorunda olduğumuz dildir. O, aynı zamanda, çevremizde bulunup da kendileri aracılığıyla kendi arzumuzu içselleştirip çekimli kıldığımız kimselerin arzusudur” (Homer 2013: 100).

Necip Fazıl’dan önceki kuşağa mensup olan Ahmet Hâşim’de de kendisiyle ve nesneler dünyasıyla, yukarıda açıklamaya çalıştığımız sebeplerle, uyumsuzluktan ve çatışmalar ağından söz edilebilir. Şiirinin tematik düzleminde bunun izlerini sürmek mümkündür. Onun şiirinde, Necip Fazıl’dan farklı olarak, uyumsuzluğun ve çatışmanın açıkça dile getirilmesinden çok, bunların üstünün örtülerek ayrı bir düzleme taşındığı, yerine başka bir şeyin ikame edilerek bastırılmaya çalışıldığı görülür. Kendisiyle ve evrenle gerçeklik düzleminde uyum kuramayan şair, değiştiremeyeceği bu dünya ile savaşmak yerine, şiir sanatı aracılığıyla estetize edilmiş, kendi içinde uyuma varmış üst bir dünya algısına bağlanmayı orada yaşamayı seçer. Çünkü edebî eserlerde imge ve sembol yaratımının altında istem ve arzuları bastırmanın organizmaya vereceği acıyı hafifletme çabası yatar. Psikanalizimde bu kurgu dünyası, fantezi dünyasıdır. İnsanlar burada çok kalırsa gerçekliğe inemez, sosyopat bir insan kimliğine bürünür,yanılsamacı bir dünyayı yaşar. O, Necip Fazıl gibi çatışmayı derinleştirmek yerine bu savaştan kaçmayı, hayal gücüyle dünyayı yeniden inşa etmeyi yeğler. Onun şiiri, bir kaçış şiiridir. Gerçekliğin kaba ve çirkin yanından kaçarak estetize edilmiş, yarı fantastik bir dünyanın güzelliğine sığınma ve psikolojik olarak orada yaşama uğraşıdır. Sonuçta kurgusal dünya, hayal dünyası, psikanalizime göre fantezi dünyası simgesel hayatta boşlukları doldurur, yaşanamayanı belirler.Çirkinlik, kaosu; güzellik, düzeni temsil eder. İnsanda kaostan/çirkinlikten kaçma, düzene/güzelliğe yönelme isteği vardır. Çirkinliğin karşısında yer alan düzen ve güzellik, hazzı ve huzuru sembolize eder.

Şair tarafından biyografisinden arındırılmaya çalışılan kalem ürünleri arasında Başım şiiri bu kuralı bozar. İyi bakıldığında fizik yapısını ve psiko-biyografisini açıkça veren Başım şiiriyle şair, kurduğu üst gerçekliğin büyülü dünyasından çıkıp yaşanan hayatın gerçekliğiyle karşı karşıya gelmeyi, benliğinin derinlerinde süren bastırılmış çatışmalar ağıyla yüzleşmeyi göze alır. Belki de bu, bir ömür bastırılmaya çalışılan iç çatışmanın şiir sanatı düzleminde patlak vermesinden başka bir şey değildir.

Necip Fazıl’ın Serseri şiiriyle Ahmet Hâşim’in Başım şiiri arasında bazı paralelliklerin ve benzerliklerin olduğu görülür. İlk bakışta Necip Fazıl’ın Ahmet Hâşim’den esinlenerek yahut etkilenerek Serseri şiirini yazdığı düşünülebilir. Genç şairin, kendisinden yirmi yaş kadar büyük bir başka şairin etkisinde kalmış olabileceği fikri bizi böyle bir düşünceye götürebilir. Fakat durum hiç de öyle değildir. Necip Fazıl’ın 1924 tarihli Serseri şiiri, Ahmet Hâşim’in 1927 tarihini taşıyan Başım şiirinden iki yıl önce Örümcek Ağı kitabındaki yerini alır. Böyle bir durumda tersi de düşünülerek Ahmet Hâşim’in Necip Fazıl’ın Serseri şiirinden etkilenerek ya da daha doğru bir söyleyişle esinlenerek Başım şiirini yazdığı yargısına da varılabilir. Edebiyatta etki ve/veya esin oldukça karmaşık bir problem alanıdır. Bir sanatkâr hayatının herhangi bir döneminde karşılaştığı bir olayı, olguyu veya sanat eserini iç dünyasına mal edebilir, kimi zaman hiç farkında olmadan bir benzerini yahut değiştirilmiş, dönüştürülmüş şeklini ortaya koyabilir. Burada HaroldBloom’un (2008: 47) “şiir tarihinin şiirsel etkilenmeden ayrı tutulamayacağı” belirlemesinin yerinde olduğunu ifade etmek gerekir.

Kaldı ki,AhmetHâşim’inNecipFazıl’ınşiirinidaha ilk kalem ürünlerinden itibaren tanıdığı ve takip ettiği yargısına varmak mümkündür. Necip Fazıl’ın ilk şiirleriyle karşılaşan Ahmet Hâşim’in, ona, “Çocuk! Bu sesineredebuldunsen?”(Kısakürek 2011: 57) şeklindeseslendiğidüşünülürseböylebiryargıyavarmakgüç değildir. Ayrıca Necip Fazıl’ın şiirindeki, “Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı” dizesi ile Ahmet Haşim’in şiirindeki “Bî-haber gövdeme gelmiş, konmuş/Müteheyyic, mütekallis bir baş” dizeleri, kesinlik taşımasa bile bir şairin diğerinden esinlendiği bir ögeyi dönüştürdüğüne dair yorum yapmayı mümkün kılar. Bu da iki şiirin metinlerarasılık bakımından da değerlendirilebileceğini gösterir.

İki şiirin arasındaki paralellik ve benzerliklerin yanı sıra ayrışan yanları da bulunmaktadır. Her iki şairin farklı mizacı; varlığı, nesneleri farklı algılamaları; özneyi konumlandırırken değişik yol izlemeleri metinlerin birbirinden ayrılan yanlarını kurar. Öz şiir anlayışına bağlı söz konusu iki şair, başı, farklı yaklaşımlarla da olsa, problem olarak almaları noktasında birleşirler. Buna rağmen sanatkârın birinin diğerinden bir ögeyi bilerek alıp dönüştürdüğünü gösteren yeterli ve gerekli belirti olmadığından bu iki şiir arasındaki paralellik metinlerarasılıkla birlikte karşılaştırmalı edebiyatın alanına girer. Karşılaştırmalı edebiyatta “anlam (ancak yazarca bilerek verilmemiş) karşılaştırmayı yapan eleştirmence yapıtların karşı karşıya konmasına bağlı olarak çıkarılır.” (Aktulum 2002: 480). Serseri şiiriyle Başım şiiri arasındaki tematik benzerlik de bu çerçevede karşılaştırmalı edebiyatın sınırları içerisinde düşünülmeye uygundur.

Necip Fazıl’ın şiiri, somuttan soyuta giden çizgide gelişir ve sonunda fizik ötesi arayışı ifade eden bir anlam dünyasının sezgisini verir. Merkezden dışa, özneden nesneler dünyasına doğru açılan bir yapıya sahiptir. Ahmet Hâşim’in şiiri ise dıştan içe doğru gelişir. Dış dünyanın, nesnelerin özneye doğru yönelişi ve öznede merkezîleşmesiyle anlam kazanır. Fenomenoloji, öznenin hâkimiyetine vurgu yapar, anlamın kaynağı öznedir.Fenomenolojik bakışlavarolanın kendinde anlamı yoktur. Husserl fenomenolojisinde “kendinde olma dünya için hiçbir anlam ifade etmez” (Barbaras 2010: 15). Öznenin varolan karşısındaki bu hâkimiyetine-hegemonyasına karşı, Lacan, Merleau-Poty’nin özneyi seyreden ve önceden var olan bir bakış fikrini geliştirir. Merleau-Poty’ye bu bakış “her şeyi gören transandantal bir özneden gelmektedir; fakat Lacan’a göre böyle bir özne yoktur. Lacan’a göre biz, esasen dünyayı gören bilinçli özneler değiliz; aksine daima –zaten kendilerine bakılan varlıklarız” (Homer 2013: 174). Probleme şiir çerçevesinde yaklaştığımızda içten dışa, dıştan içe her iki yönelişte de özne merkezdedir. Boşlukta kalmış gibi görünen Lacan’ın getirdiği yorum da bu anlam bağı içerisinde yerini bulur. Özne, dıştan ve içten, şeylerle kendine bakılan varlıktır. 

O, “[r]üya estetiği içinden, insan ruhundan başlayarak bütün tabiata ve kâinata dış dünyadan da insan ruhuna doğru yayılan gizli bir dil ile büyülü bir iletişim alanı kurma yoluna gider.” (Gariper 2007: 158). Empresyonist bir duyarlılıkla onun şiiri, gözün, kulağın, kısacası beş duyunun algıladığı varlığı kendinde merkezîleştirme ve izlenimlere bağlı olarak anlamlandırma üzerine kurulur. Bunu yaparken de estetize edilmiş ve uyuma ulaşmış bir dünyanın algısını ifade eder.

Necip Fazıl (1993: 66), Serseri[1] şiirinin başlığının da ifade ettiği gibi, başın içini, zihnin genel kuralların ve alışılmışın dışında işleyişini problem hâline getirir. Şair,

“Yeryüzünde yalnız benim serseri,

Yeryüzünde yalnız ben derbederim.

Herkesin dünyada varsa bir yeri,

Ben de bütün dünya benimdir derim.

 

Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,

Aradım bir ömür, arkadaşımı.

Ölsem dikecek yok mezar taşımı;

Hâlime ben bile hayret ederim.

 

Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyâr;

Ne kendisine yâr, ne kimseye yâr,

Bir rüya uğrunda ben diyârdiyâr,

Gölgemin peşinden yürür giderim.”

mısralarında dış dünyayla, simgesel ağ ile uyumsuzluğunu dile getirir. Bu şiirde, aynı zamanda şiire adını veren “serseri” kelimesiyle “hoyrat baş” anahtar kavramlar olarak değer kazanır. Sözlükte (Akalın vd. 2005: 1737) serseri, “1. Belli bir işi ve yeri olmayan başıboş kimse, kabadayı, hayta, holigan (kimse). 2. Tutarsız, beğenilmeyen davranışları olan kimse.”; hoyrat ise “kaba, kırıcı ve hırpalayıcı” (Akalın vd. 2005: 902) şeklinde anlamlandırılır. Lacan’ınbakışıyla serseri, simgeselleşmeye/simgesel alana direnen tikel öznel duyumları ve düşünceleri taşıyan biridir. MichelFoucault’ya göre ise delidir. Foucault’ya göre “[d]eli insanın ilk gerçeğini ifşa etmektedir; onu ilkel arzularına, basit mekanizmalarına, bedenin en aceleci betimlemelerine indirgemektedir. Delilik, kronolojik ve toplumsal, psikolojik ve organik bir cins çocukluktur” (Foucault 2006: 734). Foucault, deliyi, serseri gibi simgesel alanı paranteze almak isteyen biri olarak görür. Serserinin de deli gibi diğer insanlardan bir diğer ayrıcalığı ise masumluluğu ve sorumsuzluğudur. Delinin “masumluğu bu psikolojik içeriğin yoğunluğu ve gücü tarafından güvenceye alınmıştır. Tutkularının gücü tarafından zincire vurulan, arzularının ve imgelerinin şiddeti tarafından sürüklenen deli sorumsuz hale gelmektedir ve sorumsuzluğu, bizatihi nesnel bir belirleyicilikten” kaynaklanmaktadır (Foucault 2006: 736). Deli, insanlar içinde söylemsel ağa dâhil edil(e)meyendir. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı öyledir. Sonra Mihail Bahtin’e bakıldığında bu, bedensel hazzı öne alan karnaval bir tiptir. Dostoyevski’nin budalalık diye ortaya koyduğudur. Yani simgesel ağa yakalanmak istemeyendir. Bunun sonucunda ise serseri-deli-aylak-budalanın yakalamaya çalıştığı psikanalizime göre jouissance yani dilin ve simgenin bastırdığı mutlak keyif ve hazdır. Serseri göstereninin tüm bu edebiyat dünyasındaki gösterenleri önemlidir. Bu gösterenlerin varolana karşı aynı tavrı aldığı söylenebilir.

İnsan bedeninin bir parçası olan baş, insan varlığının merkezidir.  “Baş, (…) insanın farkındalığına, ilhamına ve ifadesine ait bütün aslî ögeleri içerir. Geçmiş dönem insanlarının çoğu ruhu, enerjiyi, gücü, ilhamı veya dehayı (ilahî ruh) başta konumlandırmışlardır.”(Martin 2010: 340). Aynı zamanda “[b]aş, (…) yeninin tohumlarını sembolize ettiği gibi ölümü ve hayatı da temsil eder.” (Martin 2010: 341-342). İnsanın düşüncelerine, kararlarına ve davranışlarına yön vermesinin yanında sosyal alanda kişiyi temsil etme önceliği de ona aittir.

Necip Fazıl’ın ilk dönem şiirlerinin önemli bir kısmında görüldüğü gibi bu şiirinde de öznenin tikel ve öznel duyumlarının simgesel ağla sunulmuş/verilmiş olanla çatışması, süperego ile id’in çatışması ve ego’nun arada ezilmesi dile getirilir. 1927-1928’de Kaldırımlar’da derinleşmeye başlayan bu çatışma, 1939’da Çile şiiriyle zirveye çıkar. Onun birçok şiirinde bu çatışmanın izini sürmek mümkündür. Çatışmanın kaynağında karar ve eylemleri düzenleyen başın/zihnin dış dünyayla uyuma varamaması, başka bir söyleyişle simgesel ağ karşısında bastırılmış, bilinçdışına itilmiş dürtü, itki ve içgüdülerin dünyası, öznenin hakiki duyumu yani yaşam enerjisi alanı ve id’in arzuları yatar.

Serseri şiirinde Necip Fazıl, aidiyet duygusuyla bir yere, bir mekâna, bir gruba ve/veya ideale bağlanamamış, savrulan, kısacası simgesel ağın değer ve anlam dünyasına tutunamayan öznenin kendisinden hareketle varlığı algılayış biçimini sergiler. Her şeyden önce öznenin kendisini,

Yeryüzünde yalnız benim serseri,

Yeryüzünde yalnız ben derbederim.

şeklinde nitelemesi, öznenin simgesel ağa sadece kendisinin duyum, algı, dürtü ve güdülerinin yakalanmadığı, direnç gösterdiği anlamını taşır. Bunu söyleyebilmek için dış dünyaya ait karşılaştırma ögesine, başka insana yahut insanlara ihtiyaç vardır. Lacan’ın da ifade ettiği gibi insan kendini ötekinde tanır (Cléro 2011: 100) ve anlamlandırır. Yeryüzünde kendine ait yer edinemeyen, bağlanma ve aidiyet duygusu geliştiremeyen özne,

Herkesin dünyada varsa bir yeri,

Ben de bütün dünya benimdir derim.

söyleyişinde görüldüğü üzere bütün dünyayı sahiplenmek ister. Bu istek bir yere bağlı olmaması, bir mekânının bulunmamasıyla ilişkilidir. Bu mısralarda simgesel-toplumsal alanda bir geri çekilme söz konusudur. Böylesine durumlarda “dış dünyadan çekilen libido ben’e yöneltilir ve böylece narsizm adı verilebilecek tutuma yol açar” (Freud 2010. 24). Bu nedenle söz konusu dizeler ben’liğin narsisizmini sergiler. Narsizm “kendini koruma içgüdüsünün, bencilliğinin libidinal bir tamamlayıcısı, her canlı varlığa haklı olarak bir ölçüde atfedilebilecek bir özellik olarak karşımıza çıkar” (Freud 2010: 23). Narsistik kişiliklerin başlıca özellikleri “büyüklenmecilik, aşırı bencillik ve başka insanlardan hayranlık ve takdir elde etmeye çok hevesli olmalarına karşılık, başkalarına karşı çarpıcı bir ilgi ve eşduyum yokluğudur” (Kernberg 2006: 200). Özne,içine sürüklendiği yurtsuzluk ve aidiyetsizlik duygusunu narsistlik yoluyla aşmaya çalışır. Herkesin dünyada bir yerinin olması, aidiyet duygusu taşıması, kendi içinde tutarlı olması; bütün bunlardan yoksun olan özneyi böyle bir narsistik sahiplenmeye götürür.

Serseri şiirinde öznenin kendisini insanlar arasında, toplumda ve mekânda konumlandıramaması problemi,

Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,

Aradım bir ömür, arkadaşımı.

Ölsem dikecek yok mezar taşımı;

Hâlime ben bile hayret ederim.

mısralarıyla daha da belirginlik kazanır. Yeryüzünde kendini bu algılayış biçimiyle özne, nesneleştirdiği başına fenomenolojik bakış getirir. Merleau-Ponty’e göre “fenomenoloji, insanı dünyaya bağlayan ilişkinin bilincine varmanın ve dünyanın gerçekliğini kavramanın yegâne aracı olmak durumundadır.” (Küçükalp 2009: 383). Özellikle Husserl fenomenolojisi “her nesneyi imgelemde o nesnenin değişmeyen yanını bulana kadar” değiştirerek “fenomeni bütünüyle ve katıksız biçimde kavramak, onda özsel ve değişmez olanı kavramak” ister (Eagleton 2004: 80). Böylelikle fenomenoloji nesnelerin kendilerine dönmeyi amaç edinirken “kökleri somut yaşamda olmayan kuramları sabırsızca bir kenara” atmayı amaçlar (Eagleton 2004: 81): “Bu ‘epokhe’nin bana sağlayabileceği nedir? Eğer tüm dünya, benim kendi deneysel varlığım, kendi deneysel Benim de içinde olmak üzere, ayraç içine alınmış, bir yana bırakılmışsa geriye ne kalır? Bu indirgemeden geriye kalan artık (Residuum) yeni bir varlık alanıdır, kendinde saf bilinçin oluşturduğu varlık alanıdır. Bu alana ancak epokheyle, epokhe gerçekleştirildikten sonra girmek mümkün olmaktadır” (Husserl 2010: 20).Bu mısralardaki fenomenolojik yönelim, Merleau-Ponty’nin söylediklerinden farklı bir bağlamın ürünü olarak öznenin dünyaya bağlanamamasının gerçekliğinin algısını ortaya koyan bilincin yansıması şeklinde belirir. Bilinç, dünyanın gerçekliğiyle öznenin gerçekliği arasındaki paradoksu ve bu paradoksun yarattığı çatışmaya bağlı yarılmayı üçüncü bir gerçeklik alanı olarak kavrar. Aynı zamanda bu,öznenin öznel, tikel duyumlarıyla reel hayattaki insanın duyumlarının çakışmaması anlamına gelir. Doğrusu insanın duyumları, hiçbir zaman tam olarak çakışmaz. Bu da yalnızlığa yol açar.

Özne, fenomenolojik algıyla bakışını ve dikkatini kendi başına çevirir. Artık bütün algı düzlemi baş üzerinde toplanır. Şiirde yer alan “hoyrat baş” nitelemesi öznenin algılama nesnesini ve bu nesneyi algılama biçimini gösterir. Algılama nesnesi baştır. Algılama biçimi ise onun hoyratlığıdır. Hoyrat, sözlüklerdeki kaba, kırıcı ve hırpalayıcı anlamının yanında aykırı, farklı, uyumsuz anlamıyla metindeki yerini alır. Hoyrat baş ile şair, öznenin başının başka başlardan farklılığını, aykırılığını ve uyumsuzluğunu dile getirir. Ben, böyle bir algıya ancak başka benlerden hareketle gidebilir. Başın hoyratlığı nitelemesi, hoyrat olmayan başka başların algılanmasıyla mümkündür. Özne, kendi başını öteki başlara göre değerlendirmekte, konumlandırmakta ve yargılamaktadır. Oysa hayatın mantığı içerisinde öznenin kendi başını olumlayan, ötekini olumsuzlayan bir bakış geliştirmesi beklenir. Sonuçta insan kendini öteki üzerinden tanımlar. Burada farklı bir durumun ortaya çıkması başın özne tarafından algılanışını belirginleştirir. Özne,başın hoyratlığını yani zihnin farklı işleyişini,

Aradım bir ömür, arkadaşımı.

söyleyişiyle daha da belirgin kılar. Bu mısradaki bir ömür boyunca aranan arkadaşın bulunamaması, diğer insanlarla uyum içerisinde olunamadığı, iletişim kurulamadığı, herkesten farklı olunduğu anlamlarını taşır. Bu da öznenin var olma, varlık kazanma problemiyle ilişkilidir. Daha sonra yer alan, 

Ölsem dikecek yok mezar taşımı;

Hâlime ben bile hayret ederim.

mısraları ise anlamı genişletir ve derinleştirir. Yukarıdaki mısralarda yalnızlığı aşan boyutuyla insanın sosyal varlık olamaması, simgesel alana geçememesi, çocuğun otistik dönemde kalması, yurtsuzluğu ve kimsesizliği dile getirilir. Özne, yalnızlığını ve kendi durumu karşısındaki hayretini ifade etme ihtiyacı duyar. O, aykırılığını bilir, fakat bunu aşma gayreti içine gir(e)mez. Muhtemelen böyle bir gayrete girebilecek kararlılığı ve gücü kendinde bulamaz. Sonuçta o, iradesi önemli bir tarafıyla elinde olmayan serseridir. Kantçı bakışla özne bölünmüştür, yarılmıştır: “Öznenin bir yarısı fenomenal içgüdü, arzu düzenine, ıslah olmamış ego’nunid’ine batmış kalır; diğer yarısı yüksek değerlere doğru tırmanır.” (Eagleton 2010: 121). Burada özne kendisine hayret ederken simgesel ağa takılıp kalan Jung’un ortaya koyduğu personel kimliği ile bilinçdışında arzu ve istemlerinin bütünü olan öteki arasında çatışma yaşar. Kendi hâline hayret etmesinde iki kimlik çatışır. Şiirde bu, genelde gölge, ikiz gibi imgelerle verilir.

Serseri şiirinde olumsuzlanan, hoyratlıkla nitelenen baş, fiziki ve biyolojik bir olgu olan varlığıyla şiirde yer almaz. Şair, şiir sanatında başvurduğu üslup özelliği olarak somutu söyleyerek soyut olanı ifadeye yönelir. Bir başka söyleyişle felsefi söylem içinden duyumlarını, soyut hislerini imgelerle somutlaştırır. Burada baş, zihnin işleyiş sisteminin, düşünüş tarzının, algılayış ve yorumlayış biçiminin, bütün iç dünyanın metaforu şeklinde karşımıza çıkar. Öznenin insanlarla, varlıkla uyum içerisine girememesinde, buna bağlı olarak çatışma yaşamasında zihnî melekelerinin işleyiş biçimi, tercihleri ve kişilik yapısı rol oynar. Çocuklukta odipal dönemde (anne-baba-çocuk üçgeninde) kurulan karakteri rol oynar- Anneyle yetişen çocuk dişil varlığın himayesindedir ve onu dişil varlık büyütür, besler, korur ama özgürlüğü ve varoluş imkânlarını elinden alır. Buradaki dişil varlık korumacı bir varlıktır. Bu, insanın daha sonraki hayatına da sirayet eder (Saydam 2011: 96-97).Nitekim kendisini yeryüzünde konumlandıramayan, ama yeryüzüne de mecbur olan özne, “[k]opukluk, kapatılmışlık, temassızlık, kendini ayrı ya da yabancı hissetme, her şeyin bulanık olması ya da gerçekdışı gelmesi, kendini insanlarla bir hissetmeme ya da yaşamın anlamını yitirmesi, ilginin azalması, her şeyin boş ve anlamsız görünmesi” (Guntrip 2003: 12) gibi şizoid kişilik bozukluğunu düşündürecek şekilde içinde bulunduğu trajik durumu,

Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyâr;

Ne kendisine yâr, ne kimseye yâr,

Bir rüya uğrunda ben diyârdiyâr,

Gölgemin peşinden yürür giderim.

mısralarıyla ifade eder. Öznenin kendisini bu algılayış biçiminde hâkim öge, kararsızlık ve arada kalmışlıktır. Bu, süperego-id arasında ego’nun kararsızlığı, Jung’un ifade ettiği şekliyle personel kimlik ile bilinçdışı kimliği arasındaki kararsızlığıdır. Gönlünün dertli olması veya olmaması, ne kendine ne de kimseye yâr olması arada kalmışlığı, trajik durumu; bir rüya uğrunda gölgesinin peşinden diyârdiyâr gitmesi ise iradesiyle hayatını düzenleyememesini gösterir. Kişi, gölgesini peşinde sürüklüyorsa hayatını aklı ve iradesiyle düzenliyor, gölgesinin peşinde sürükleniyorsa hayatını aklı ve iradesiyle düzenleyemiyor; metnin başlığına uygun şekilde hayatın akışı içerisinde olaylar onu nereye götürürse o tarafa sürükleniyor anlamına gelir. “Gölge”, simgesel alanın baskısıyla bilinçdışına bastırılan haz, arzu ve isteklerin hayatı yönlendirecek şekilde görülmesidir. Bir başka söyleyişle bilinçdışındaki ötekidir. Öznenin gölgesinin peşinde gidiyor olması, personel kimliğinden çok ötekini-bilinçdışı benliğini-arzu ve isteme alanı-takip ediyor anlamına gelir.

Şiirde üzerinde durulması gereken kelimelerden biri de rüyadır. Sözlüklerin düş, gerçekleşmesi imkânsız durum, hayal, gerçekleşmesi beklenen ve istenen şey, umut (Akalın vd. 2005: 1667) şeklinde anlamlandırdığı, metinde karşılığı açıklık kazanmayan rüya kavramı, gerçeklikle bağı olmayan, zihnin ürettiği hayal, asılsız arzu, istek, bunlardan da çok halüsinasyon/sanrı şeklinde karşılanabilir. Bu anlam ilişkisi içerisinde,

Bir rüya uğrunda ben diyârdiyâr,

Gölgemin peşinden yürür giderim.

söyleyişi karşılığını bulur. Rüyalar, tıpkı edebî metinler gibi, arzu, haz ve isteklerin karşılandığı/karşılaşıldığı metaforik metinler olarak değerlendirilmeye müsaittir.

Serseri şiirinde bilinçdışına bastırılan ben, ikincil konumda, hayatın nesnesi durumundadır. Söz konusu durum, onun hayatının öznesi hâline gelemediğini, hiçbir zaman gelemeyeceğini gösterir. Bu da şiirin başlığının sözlükteki (Akalın vd. 2005: 1737) anlamı olan “[b]elli bir işi ve yeri olmayan başıboş kimse, (…) 2. Tutarsız, beğenilmeyen davranışları olan kimse.” ile uygunluk gösterir. Sonuçta serseri, akıl ve iradesiyle hayatını toplum normlarına, simgesel ağa göre düzenleyemeyen, yapısı ve yazgısı gereği toplumun dışında bir yerde konumlanan yalnız kişidir. 

Necip Fazıl’ın Serseri şiiriyle karşılaştırmalı şekilde ele almak istediğimiz Ahmet Hâşim’in Başım şiiri, insan vücudunun bir parçası olarak başın horlanışı, ötekileştirilişi ve yadsınışı etrafında varlık kazanır. Şizoid kişilik özellikleri sergileyen, bedeniyle uyum içerisinde olmadığı bilinen, çirkinlik kompleksi “içini ömrü boyunca bir kurt gibi kemiren” (Ayvazoğlu 2000: 207) şair, bu durumu kimi zaman ifade etme ihtiyacı duyar. Yakın arkadaşı Yakup Kadri (1969: 109), hatıralarında onun başının fiziki görünüşüyle olan iç çatışmasını şairin dilinden şöyle aktarır:

“Dün gece gözüme bir lahza uyku girmedi. Önce şu alnımın çıkıklığını düzeltsem acaba nasıl olurum? dedim. Sonra, baktım ki, burnum da küçülmeye, biçime girmeye muhtaçtır. Haydi onu yaptım farz edelim. Ya gözlerimin rengini nasıl değiştirebilirim? Ağzımla yanağım arasındaki yara izini nasıl silebilirim? Ya şu, ya bu derken en sonunda kafayı dibinden kesip atmaktan başka çare olmadığını anladım.”

Bunu Falih Rıfkı Atay (1966: 39-40)’ın verdiği bilgiler de destekler:

Başının bir hikâyesi vardır: Bir gün evinde aynasının önüne geçmiş. Acaba çenesinin şurası düzelseydi.. (çenesinin ucu biraz yarıktı.) Acaba kulağı biraz şekil değiştirseydi… (yapışık ve tıkızdı.) acaba kaşları gözlerinin üstünde biraz ferahlıyabilse.. Ve birden isyan eder, kendi boğazından tutarak haykırır: ‘– Kesip yenisini koymaktan başka çare yok!’ ”

Merleau-Ponty (1996: 43)’nin de ifade ettiği gibi aynayla kendi bedenine yönelen insan, “gören-görünür”dür. “Çünkü hissedilebilirinyansımasallığı vardır; ayna onu tercüme eder ve iki kat yapar.” Onun aracılığıyla dış tamamlanır, insanda gizli olan her şey bu yüze geçer. Bedeniyle karşılaşan özne, nesne-benle ideal-ben arasında bölünmüş, yarılma yaşamış ve bunun da ötesinde kendisine yabancılaşmıştır. Burada aynanın işlevi, Lacan’ın ayna metaforundaözne-benin kendini imgesel alanda görerek özdeşleşme eylemine girmesinin ve tamamlanmasının (Lacan 1982: 150) tersine ilerler. Nesne-beniyle ideal-beni arasında çatışma yaşayan özne, imgesel alandan simgesel alana geçerek ağa takılır. Lacancı yaklaşımla “ayna evresinin” tamamlanamadığı “yani yansıyan özne-ben’in toplumsal özne-bene” (Lacan 1982: 154) dönüşemediği durum söz konusudur. Özne, psikiyatride dismorfofobi adı verilen bir durumla karşı karşıyadır. Kendini beğenmez.

Başın trajiğinin yanında bedenin yeniden yapılanmasının imkânsızlığını dile getiren yukarıdaki cümlelere benzer tarzda Ahmet Hâşim (1927: 5)’in Başım şiirinde öznenin başını algılayışı şu şekilde varlık kazanır:

“Bî-haber gövdeme gelmiş, konmuş,

Müteheyyic, mütekallis bir baş;

Ayırır sanki bu baştan etimi,

Ömr-i ehrâmamuâdil bir yaş!

 

Ürkerim kendi hayâlâtımdan,

Sanki kandır şakağımdan akıyor…

Bir kızıl çehrede âteş gözler,

Bana gûyâ ki içimden bakıyor!

 

Bu cehennemde yetişmiş kafaya,

Kanlı bir lokmadır ancak mihenim,

Âhyâ Rabbi, nasıl birleşti,

Bu çetin başla bu suçsuz bedenim?

 

Dişi, tırnakları geçmiş etime,

Gövdem üzerinde duran ifrîtin.

Bir küçük lâhza-i ârâmafedâ,

Bütün âlâyişinâm ü sıytın!”

İnsan, “ ‘ben’ dediğimiz, tek başına bir iç hali değildir. Aksine o, dış aleme doğru çeşitli yönelişlerden ibaret bulunmaktadır. Kaldı ki bu dış alem de artık bir çevre durumundadır.” (Gürsoy 2007: 14). Özne kendisine içten baktığı gibi, dıştan da bakma gücüne sahiptir. Nitekim Başım şiirinde şairin başını çevreye/dış dünyaya ait bir nesne gibi algılaması ve ona dıştan bakarak anlamlandırması söz konusudur. Aynada ve/veya fotoğrafta karşılaşılan baş, benin kendisi üzerine dış dünyadan yönelmesini getirir. Algı, kökleri iç dünyada derinleşen ıztırap verici bir ögeye dönüşse de özne kendisine ait bir organı dış dünyanın verileriyle anlamlandırmaktan kaçınamaz. Merleau-Ponty’nin tespitiyle algılayan-algılanan gerilimi ortaya çıkar (Zengin 2003: 19).

İnsan nesneleri, çevreyi, ötekini, evreni ve içerisinde kendisini çeşitli şekillerde anlamlandırır. Bilinç, nesneler, olaylar, olgular üzerinde devamlı çalışır. Bilincin yüzey yapısından çok, derin yapısı bu çalışmayı yürüten mekanizmadır. Toplumsal ve bilimsel bilginin yanında kendilik bilgisi ve değeri de bilinçle mümkündür. Bilincin bilgiye dolayımsız yöneldiği durumlarda fenomenolojik algı ve bilgi devreye girer.

Fenomenoloji, açıklayan ve çözümleyen bilimsel bilginin karşısına ben tarafından algılanan dünyayı koyar. Buna göre ben, bedenin ve psişizmin belirlediği birçok nedenselliğin sonucu ya da çakışması değildir. Kendisini dünyanın bir parçası olarak, biyolojinin, psikolojinin ve sosyolojinin basit bir nesnesi olarak düşünmediği gibi, bilimin evrenini de kendi üzerine kapatmaz. Ben, dünya hakkında bildiği, hatta bilim dolayısıyla bildiği her şeyi, benin olan bir bakış açısından yola çıkarak ya da kendisi olmaksızın, bilimin simgelerinin hiçbir şey ifade etmeyeceği bir dünya deneyiminden yola çıkarak bilir (Ponty 1994: 25). Çünkü “(…) insan dünyadadır, dünyanın içinde kendini bilmektedir.” (Ponty 1994: 33).

Başım şiirinde de öznenin kendilik bilinci biyolojinin, sosyolojinin, psikolojinin dışında fenomenolojik bir algının sonucudur. Öznenin dış dünyaya, çevreye mal ettiği bir organını yönelimsellikle gözlemlemesi ve onun hakkında bilincinin yargıda bulunması söz konusudur.  Husserl’in tespitiyle “her bilinç ediminde bir ‘nesne’yle bağlantı kurulmaktadır ya da her bilinç ediminin yöneldiği bir ‘nesne’ vardır. Her algılamada algılanan bir şey, her duyumsamada duyumsanan bir şey, her düşünmede düşünülen bir şey, her sevmede sevilen bir şey vardır. Her bir edimin yöneldiği, bağlantı kurduğu bir ‘şey’ vardır.” (Tepe 2003: 14).Başım şiirinde bilincin yöneldiği ve bağlantı kurduğu başın görünümüdür ve bu baş, hiç de olumluluk taşımaz. Nitekim özne onu,

Bî-haber gövdeme gelmiş, konmuş,

Müteheyyic, mütekallis bir baş;

Ayırır sanki bu baştan etimi,

Ömr-i ehrâmamuâdil bir yaş!

mısralarıyla ontolojik düzlemde kendilik bilgisinin dışına çıkarır. Kendisinden habersiz gelip gövdesinin üzerine konan bu heyecanlı, gerilmiş ve kasılmışbaş; istenmeyen, iradenin dışında edinilmiş, âdeta dış dünyaya ait bir ögedir.[2] Çünkü heyecanlı, gerilmiş ve kasılmış yapısıyla;  özneyi piramitlere denk yaşta göstermesiyle arzulananın dışında bir baştır.[3] Burada üzerinde durulması gereken konulardan biri “[g]erçeklikbilgisi’ningerçekliğe uyum’laeşanlamlı olmadığı”dır (Hartmann 2004: 30). Hatta çoğu kez uyumsuzluğu yaratan gerçekliktir. Başım şiirinde de uyumsuzluğu ve buna bağlı olarak iç çatışmayı yaratan başın gerçekliğinin algılanış biçimidir. Çünkü “[r]uh maddeyi (bedeni) etkiler madde de (beden de) ruhu etkiler. Zihinle beden arasında bir etkileşim vardır.” (Tura 2011: 358). Nitekim Ahmet Hâşim’in bir yazısında ruh-beden etkileşimini, bedenini nasıl problem hâline dönüştürdüğünü “Başım şiirini hatırlatan ‘vücudumun müstakbel şekli, bana günlerin ve ayların karanlık ufku üzerinde, kırmızı bir ay, ateşîn bir küre halinde yuvarlanıyor göründü’ cümlesi (…) şişmanlıktan ve görünüşünden memnun olmadığını” (Çoban 2004: 42) gösterir. Yakup Kadri, onun bir konuşmasını şöyle aktarır:

“ ̶  Dün gece gözüme bir lahza uyku girmedi. Önce şu alnımın çıkıklığını düzeltsem acaba nasıl olurum? Dedim. Sonra, baktım ki, burnum da küçülmeye, biçime girmeye muhtaçtır. Haydi onu da yaptım farz edelim ya gözlerimin rengini nasıl değiştirebilirim? Ağzımla yanağım arasındaki yara izini nasıl silebilirim? Ya şu, ya bu derken en sonunda bu kafayı dibinden kesip atmaktan başka çare olmadığını anladım!” (Karaosmanoğlu 1969: 109).

Asıl benlik insanın psişik dünyasıdır. Bu sebeple bedeni yargılama gücünü kendinde bulur. Benlik, bedeni bir nesne olarak algılar. Ona bilinçli olarak yaklaşır ve onun bir parçasını yargılar. Necip Fazıl’ın Serseri şiirinde olduğu gibi, bu durum ifşa etmek anlamına gelir. Foucault’nun ifadesiyle “[ö]z-ifşaat, aynı zamanda özyıkımdır” (Foucault 1999: 67). Bedenle yüzleşme ve ifşa, bedenin yıkımıdır. Böyle bir bilinçle kendi görüntüsüyle karşılaşan özne, kendi görüntüsünden ürker. Empresyonist bir ressam gibi çehresinin görüntüsünün izlenimlerini dikkatlere sunar. Bu görünüşte sanki şakağından kan akmakta, kızıl çehrede ateşten gözler ona içinden bakmaktadır. Öznenin trajiği gözlerin kendi bedeninden bir parçaya yani başa içten bakmasıyla başlar:

Ürkerim kendi hayâlâtımdan,

Sanki kandır şakağımdan akıyor…

Bir kızıl çehrede âteş gözler,

Bana gûyâ ki içimden bakıyor!

Bu mısralardan da anlaşılacağı üzere başıyla karşılaşan özne, âdeta bir ucubeyle karşı karşıya gelmiş gibidir. Hayaller anlamına gelen “hayâlât” kelimesini görünümler şeklinde karşıladığımızda öznenin kendi görünümünden, saydam yüzeylerdeki (aynadaki) yansımasından ürküntüye kapıldığı sonucuna varılır. Görüntüsünün kendisi üzerinde yarattığı ürküntü bizi, “hayatı içeriden tehdit” (Ancet 2010: 18) eden ucube bedenler düşüncesine götürür. “Ucube bedenin (dolayısıyla bizzat gözlemcinin bedeninin) iç yaşantısını (le vécuintériur) sorgulatır. Bozuk şekilli bedenin bir parçasının yarattığı izlenim, kişinin kendisini algılayışı üzerinde etkili olur.” (Ancet 2010: 15). Simgesel alanda bastırılmak zorunda kalanlar reel hayatta canavar ve istenmeyen duyumlar, ötekiler, Lacan’ınsemptom olarak ortaya koyduğu şekliyle geri döner. Bütün bunlar insanın iç dünyasının dinamikleridir. Dolayısıyla Ahmet Hâşim’in bu şiiri aslında simgesel alanda çirkin olduğu kanısının bastırılışının geri dönüşüdür. Freud’un tekinsizkavramı çerçevesinde ortaya koyduğu durum, bu sebeplehayâlât kelimesinin çağrıştırdığı imgelerle verilir.Dönüş organizma yaşadığı sürece devam edecek ve şairi tekinsiz bir duruma itecektir. Bir yazısında “her ne şekilde olursa olsun, insan çirkinliği zehirlerin en katilidir. Bu zehri gözleriyle içenler için hiçbir menbaın şifası yoktur.” (Ahmet Hâşim 1991: 272) diyen şair için çirkinlik kompleksi, onu ömür boyu huzursuz edecek ögeye dönüşür. Kendi görüntüsüyle karşılaşan özne, âdeta mitolojideki Medusa’nın ona bakanların üzerinde uyandırdığı etkiye benzer bir etkinin içine girer.

Öznenin kendisinden ayrıştırmak, nesneleştirerek dış dünyaya mal etmek istediği başını “cehennemde yetişmiş” olarak nitelemesi algının seçiciliğini gösterir. Cehennemde yetişmiş bu kafa için onun acıları birer kanlı lokma durumundadır. Şu mısralar, 

Bu cehennemde yetişmiş kafaya,

Kanlı bir lokmadır ancak mihenim,

bu durumu açıkça gösterir. Özne için tekinsiz varlık olan baş, ıztırap kaynağı olmanın da ötesinde kişilik kazanarak acı veren doyumsuz bir varlığa, canavara dönüşmüştür. Hegel, kendinde-Şey, İdea’yı, Tin’i tanımlarken belirli bir özün, soyut olanın yanına bir de diyalektik olan olumsuzu ekler. İşte A-öz-soyut varlığa-kendinde Şey, olumsuz diyalektik kendi içinlik eklenince bu varlık Tin’e-İdea’ya, Kendinde kendi için olan varlık’a dönüşür. Bu olumsuz aslında varoluş imkânını açan eksikliktir. Ağaç bir A’dır, ama insan bu ağacı eksik kabul edip onu masa yaptığında ağaca-A’ya bir olumsuzluk, hiçlik eklenmiştir. Çünkü insan bu ağaç niçin masa değildir demiş ve ağaçta eksiklik bulmuş ona bir eksiklik eklemiştir. İşte bu noktada “meşe ağacının meşeden yapılmış bir masaya dönüşmesi, doğal olarak verilmişin diyalektik bir olumsuzlanmasıdır” (Kojève 2012: 205). İnsan kendine verileni olumsuzlayarak bir sonraki safhaya geçip daha idealini aramaya çalışır. Metnin dünyasına gelince özne de kendine, bir olumsuzluk olarak başı ekler ve böylece varoluş imkânını özde olan eksikliği ortaya çıkarır. Eksiklik sürekli doldurulma arzusunu tetikler. Arzu devam ettikçe diyalektik olarak da Tin’in yükselişi devam eder. Şair, bu noktada artık başıyla bedenin birleşmiş olmasını ontolojik düzlemde sorgular. Sorgulama aşkın varlığa yönelerek, 

Âhyâ Rabbi, nasıl birleşti,

Bu çetin başla bu suçsuz bedenim?

söyleyişinde ifadesini bulur. Bu durum, Ahmet Hâşim şiirinde pek az karşılaşılan metafizik algıyı da beraberinde getirir.

Özne, kendisinden soyutlamaya ve ayrıştırmaya çalıştığı başı, “Doğu dünyasındaki destan, masal ve efsanelerdeki kötü ve korkunç yaratık, cin. mec. sevimsiz, ortalığı birbirine katan kimse” (Parlatır 2009: 696) anlamına gelen “ifrît” metaforuyla karşılar. Freud’un tanımlamasıyla tekinsiz durum, hayatın neden sonuç ilişkisini-yanılsamasını-kısır döngüsünü bozarak, manipüle ederek, altını oyarak insanın sunulan değer ve anlamlar karşısında tekrar iç dünyasıyla ilişki kurmasını sağlar. Freud, “ ‘tekinsizinbir sır olarak gizli kalması gerekirken görünür hale gelen her şeyin adı olması paradoksu’ üzerinde durur.” Canavar imgesini tanımlar.Çünkü “[t]ekinsiz terimi, esasen aşina veya bilinir olmayana atıfta bulunmakla beraber, bunun tam tersi bir anlama, derinlemesine içsel ve aşina olan anlamı da taşır” (Kearney 2012: 96-97).

Bu kurulan ilişkide başın kötücül ve suçlu öge olmasına karşılık, gövde suçsuzdur. Özne, suçsuz olarak algıladığı gövdeyle kötücül öge durumundaki başın birleşmiş olmasını, daha yerinde söyleyişle başın gövdeyi ele geçirmiş olmasını problem hâline çevirir.

Dişi, tırnakları geçmiş etime,

Gövdem üzerinde duran ifrîtin.

mısraları, öznenin horlanan baş etrafında düştüğü açmazı ifade eder. O, bilinciyle başını gövdesiyle bütünleştirememekte, gövdeyle bütünleşemeyen baş dolayısıyla da kendini evrene ve hayatın içerisine konumlandıramamaktadır.

Başını ifrit olarak niteleyen öznenin bakışıyla kafası cehennemde yetişmiştir. Başın uyumsuzluğu ve buna bağlı olarak duyulan hınç, onu böyle bir yargıya varmaya götürür. İfritin, çirkinlik algısıyla birlikte, insanları suça sürükleyen öge olduğu düşünülürse cehennemle bağı ortaya çıkar. Baş, uyumsuzluğuyla, bir başka söyleyişle çirkinliğiyle suçludur. Üstelik, öznenin algılayışıyla baş, ondan habersiz gövdenin üstüne gelmiş konmuş, kötücül öge olarak halk inanışlarında karşılaşılan şeytanın insanın ruhunu ele geçirmesine benzer şekilde, öznenin gövdesini ele geçirmiş, hayatını cehenneme çevirmiştir. Çeşitli inanışlarda kötücül cinler, insana musallat olur. Onu ele geçirerek istediğini yaptırmaya çalışır. Bunların “çoğunluğu kötülük yapmaya eğilimli, insanlara eziyet etmekten, onları kötü yola sevk etmekten hoşlanan, Allah’ın gazabına uğramış sapık varlıklardır.” (Ateş 2002: 132-133).

Öznenin başını cehennemde pişmiş olarak nitelemesi başın görünüşüyle ilgilidir. Kızıl çehresiyle ve sanki şakağından kanın akmasıyla, kızıl çehrede ateşten gözlerin içten bakışıyla birleşince onu böyle bir algıya sürükler. Canavarlaşan baş, insanı “uçurumun kıyısına kadar getiren aşırılık deneyimlerini sergiler. Yerleşik kategorilerimizi çökertip yeniden düşünmemiz için kışkırtır bizi” (Kearney 2012: 15).“ ‘Canavar’ bir zihinsel boyut, bir yapabilirlikler alanı, anlam, değer ve nesneler hakkında modern epistemenin düşünme ve onları temsil etmenin şeklidir. Yani bastırılanın, dışta bırakılanın,kurban edilenin geri dönüşüdür.” (Şen 2013: 53).Zihinde canavar imgesi yaratan ifrit, Doğu epistemolojisinde ateşten bir varlık olarak anlam kazanır. Cinler, “insan tü­rünün mevcudiyetinden önce yakıcı ve her şeye nüfuz edici ateşten (nâr-ı semüm, mâric) halkedilmiştir.” (Kılavuz 1993: 8).

Bu noktada probleme DidierAnzieu’nün geliştirdiği “Deri-ben” kavramıyla yaklaşmamız yerinde olacaktır. “Deri-ben, beden deneyimini ve psişik etkinliği içeren bir yaşanmışlığı betimler. Bedenin kapsayıcı ilkesine –deri– ve ruhsallığın kapsayıcı ilkesine –Ben– göndermede bulunur. Kişiliğin bu temel iki bileşeninin bölünmez bütünlüğü bireysel kimlik duygusunu destekler.” (Ancet 2010: 126). İnsanın birey olarak kendilik bilinci deri-ben’le, ikisinin birlikteliğiyle mümkündür. Başım şiirinde çatışmanın kaynağı deri-ben uyumsuzluğunda yatmaktadır. Öznenin psişiğiyle, psikolojik dünyasıyla deri yani beden uyumsuzluk içindedir. Psikolojik dünyasıyla benimseyemediği bedeninin bir parçası olarak başı yadsıması söz konusudur.

Başın görünümü karşısında trajik duruma sürüklenen özne, sonunda bir anın, kısa bir zaman diliminin dinlenme, rahat ve huzurunu, şana ve şöhrete, tören ve gösterişe, kısaca dünya nimetlerine sahip olmaktan üstün tutar:

Bir küçük lâhza-i ârâmafedâ,

Bütün âlâyişinâm ü sıytın!

Özne için huzur anı, başını unutmakla mümkündür. Şöhretin sunabileceği sayısız imkân ve mutluluk karşısında kısa bir huzur zamanını yaşamayı üstün tutması, onun başının görünüşünü psikolojik düzlemde iç dünyasında derinleşen bir problem hâline dönüştürdüğünü gösterir.

Buraya kadar anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere Necip Fazıl’ın Serseri şiirinde baş çerçevesinde zihnin işleyişinin ve aykırılığının olumsuzlanmasına benzer şekilde, Ahmet Hâşim’in Başım şiirinde de başın fiziki yapısı horlanır. Bunda her iki şairin başı algılayış biçimleri ve bunu simgesel ağa takılarak problem hâline çevirmeleri rol oynar. Ahmet Hâşim’in şiirinde fenomenolojik düzlemde nesneler dünyasının iç dünyada yansıması, iç dünyada uyandırdığı izlenimin önem taşımasına karşılık Necip Fazıl’da iç dünyanın dış dünyaya, nesneler dünyasına yansıması, anlam kazanması/kazanamaması öne çıkar. Başka bir söyleyişle şiirinin genel özelliği olarak nesneler dünyasını anlamlandırmayı tercih eden özne (Ahmet Hâşim)’ye karşılık bir diğer özne (Necip Fazıl), iç dünyasının ifadesini nesneler dünyasında, dış dünyada arar. Fakat orada kalmaz, çoğu kez fizik ötesini sorgulayan bir kişilikle belirir. Bu çerçevede Ahmet Hâşim’in Başım şiiriyle Necip Fazıl’ın Serseri şiiri her iki şairin fenomenolojik algı düzlemini göstermenin yanındakendilik bilincini göstermesi bakımdan da dikkate değer görünüm sergiler.

 

Kaynakça

Ahmet Haşim (1927). “Başım”.Hayat Mecmuası. S. 20: 5.

¾¾¾, ¾¾ (1987).Bütün Şiirleri. Haz. İnci Enginün-Zeynep Kerman. İstanbul: Dergâh Yay.

¾¾¾, ¾¾ (1991).Bize Göre İkdam’daki Diğer Yazıları. Haz. İnci Enginün-Zeynep Kerman. İstanbul: Dergâh Yay.

Akalın vd (2005). Türkçe Sözlük. Ankara: TDK.

Aktulum, Kubilây (1999).Metinlerarası İlişkiler. Ankara: Öteki Yay.

¾¾¾, ¾¾¾ (2002). “Metinlerarası Okuma, Karşılaştırmalı Yazınsal Eleştiri ve Kaynak Eleştirisi Arasındaki İlişkiler ve Ayrımlar”.I. Ulusal Karşılaştırmalı Edebiyat Sempozyumu. Eskişehir: 479-485.

¾¾¾, ¾¾¾(2004). ParçalılıkMetinlerarasılık. Ankara:Öteki Yay.

Ancet, Pierre (2010).Ucube Bedenlerin Fenomenolojisi. Çev. Ersel Topraktepe. İstanbul: Yapı Kredi Yay.

Atay, Falih Rıfkı (1966).Pazar Konuşmaları. İstanbul: Dünya Matb.

Ateş, Süleyman (2002).İnsan ve İnsanüstü Varlıklar Ruh Melek Cin İnsan. İstanbul: Vatan.

Ayvazoğlu, Beşir (2000).Ömrüm Benim Bir Ateşti Ahmet Haşim’in Hayatı Sanatı Estetiği Dramı.İstanbul: Ötüken Neşriyat A. Ş.

Balcı, Yunus (2004).“Necip Fazıl ve Cahit Sıtkı’da Yalnızlık ve Kaçış Duygusu”. Arayışlar – İnsan Bilimleri Araştırmaları-, S. 12: 41-62.

Barbaras, Renaud (2010). “Neden Hâlâ Husserl”.Çev. Emre Şan.Baykuş-Husserl Özel Sayısı, Sayı 6: 14-28.

Bloom, Harold (2008). Etkilenme Endişesi Bir Şiir Teorisi. Çev. Ferit Burak Aydar. İstanbul:Metis Yay.

Cléro, Jean-Pierre (2011).Lacan Sözlüğü. İstanbul: Say Yay.

Çoban, Ahmet (2004).Göller ve Çöller Şairi Ahmet Hâşim. Ankara: Akçağ Yay.

Eagleton, Terry (2004).Edebiyat Kuramı.Çev. Tuncay Barkan.  İstanbul: Ayrıntı Yay.

Eagleton, Terry (2010).Estetiğin İdeolojisi.Çev. Bülent Gözkan, Hakkı Hünler, Türker Armener, Nur Ateş, Ayfer Dost, Engin Kılıç, Elâ Akman, Neşe Dur Domaniç, Ayhan Çitil, Banu Kıroğlu. İstanbul: Doruk Yay.

Ergiydiren, Sevinç (2007), Eleştiride Fenomenolojik Yaklaşımlar, Ankara: Hece Yay.

Eyüboğlu, Bedri Rahmi (1936). “Hocamız Ahmet Hâşim”, Kültür Haftası. S. 7, 26 Şubat: 133.

Foucault, Michel (1999),HuckGutman, Patrick H. Hutton, Kendini Bilmek.Çev. Gül Çağalı Güven. 2. Baskı. İstanbul: Om Yay.

Foucault, Michel (2006).Deliliğin Tarihi. Çev. Mehmet Ali Kılıçbey. Ankara: İmge Kitabevi.

Freud, Sigmund, (2010).Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası. Çev. Banu Büyükkal, Saffet Murat Tura. İstanbul: Metis Yay.

Gariper, Cafer (2007). “Fecr-i Ati Topluluğu”, Türk Edebiyatı Tarihi. C. 3, İstanbul: TC Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.: 151-172.

Guntrip, Harry (2003).Şizoid Görüngü Nesne İlişkileri ve Kendilik.Çev. İpek Babacan. İstanbul: Metis Yay.

Gürsoy, Kenan (2007).Maurice Merleau-Ponty’deAlgı Problemine Giriş. Ankara:  Lotus Yay.

Hartmann, Heinz (2004).Ben Psikolojisi ve Uyum Sorunu.Çev. Banu Büyükkal.İstanbul: Metis Yay.

Homer, Sean, (2013).JacquesLacan.Çev. Abdurrahman Aydın. Ankara: Phoenix Yay.

Husserl, Edmund (2010).Fenomenoloji Üzerine Beş Ders.Çev. Harun Tepe. Ankara, Bilgesu Yay.

Karaosmanoğlu, Yakup Kadri (1969).Gençlik ve Edebiyat Hatıraları.Ankara: Bilgi Yay.

Kearney, Richard (2012).Yabancılar, Tanrılar, Canavarlar.Çev. Barış Özkul. İstanbul: Metis Yay.

Kernberg, Otto (2006).Sınır Duyumlar ve Patolojik Narsisizm.Çev. Mustafa Atakay. İstanbul: Metis Yay.

Kojève, Alexandre (2012).Hegel Felsefesine Giriş. Çev. Selahattin Hilav.4. Baskı, İstanbul, Yapı Kredi Yay.

Kılavuz, Ahmet Saim (1993). “Cin”.DİA, C. 8: 5-10.

Kısakürek, Necip Fazıl (1993).Çile. 20. Baskı. İstanbul: Büyük Doğu Yay.

¾¾¾¾,  ¾¾¾¾(2011).O ve Ben. 30. Basım. İstanbul: Büyük Doğu Yay.

Küçükalp, Kasım (2009).“Fenomenoloji”, Felsefe Ansiklopedisi. Ed. Ahmet Cevizci.C. 6, İstanbul: Ebabil Yay.

Lacan, Jacques (1982). “Psikanaliz Deneyiminin Ortaya Koyduğu Biçimiyle ‘Özne-Ben’in İşlevinin Oluşturucusu Olarak Ayna Evresi”.Çev. Nilüfer Kuyaş, Yazko Felsefe Yazıları. Haz. Selahattin Hilâv. İstanbul: Yazko yay.

Martin, Kathleen (Ed.) (2010).TheBook of SimbolsReflections on Archetipalİmages. Köln: Taschen.

Parlatır, İsmail (2009).Osmanlı Türkçesi Sözlüğü.2. Baskı. Ankara: Yargı Yay.

Ponty, M. Merleau (1994).Algının Fenomenolojisine Önsöz.Çev. Medar Atıcı. İstanbul: Afa Yay.

¾¾¾, ¾¾¾¾ (1996).Göz ve Tin.Çev. Ahmet Soysal. İstanbul: Metis Yay.

Saydam, M. Bilgin (2011). Deli Dumrul’un Bilinci. 2. Baskı, İstanbul: Metis Yay.

Şen, Cafer (2013). “Tekinsiz’in Geri Dönüşü: Edebî Eserlerde ve Sinemada Canavar/lık İmgelerine Yönelişin Psikanalitik Temelleri Üzerine -I”, Kurgan, S. 11: 51-55.

Tanpınar, Ahmet Hamdi (1992). Edebiyat Üzerine Makaleler,  Üçüncü Baskı, İstanbul: Dergâh Yay.

Tepe, Harun (2003). “Giriş”, Husserl, Edmund, Fenomenoloji Üzerine Beş Ders. Çev. Harun Tepe. Ankara: Bilim Sanat Yay.

Tura, Saffet Murat (2011).Madde ve Mana Rasyonalitenin Kökeni.İstanbul: Metis Yay. 

Zengin, Nilüfer (2003). “Görülmeyi Görmek”, Dünyanın Teni Merleau-Ponty Felsefesi Üzerine İncelemeler. Haz. Zeynep Direk. İstanbul: Metis Yay.

 

Anomaly and Despising of the Head in the

Works of NecipFazıl and AhmetHâşim

 

Abstract:NecipFazıl and AhmetHâşim take place among the prominent poets of the 20th century Turkish poetry. In this study, each poem of both poets which is about the head (SerseriveBaşım) has been analyzed. In NecipFazıl’s poem head, takes shape around ego concept. AhmetHaşim’s poem diverts head into an ontological problem. In the study it is made use of the literal methods intertextuality and comparative literatureNecipFazıl, in his poem Serseri,mentions the disparity of the subject with the society, people and the other beings and the negative influence which caused on himself. He sees his head as the source of disparity. Different working of his mind which he expressed with the word of head appears as a matter. On the other hand, Ahmed Hâşim turns the physical structure and the appearance of the head into the psychological problem within the ugliness complex as well. This case creates psychological oppression on the artist. In this writing, approach of both poets is tried to be discussed with the data of phenomenology and psychoanalysis.

 

Key Words:Comparative literature, intertextuality,poetry, phenomenology, psychoanalysis, NecipFazıl, AhmetHâşim, Serseri (Ne’er-do-well), Başım (My Head).

 

[1] Şiire, 1925’te Örümcek Ağı’nda“Ben” başlığıyla çıkan ilk şeklinden sonra bazı değişikliklerle 1955’de yayımlanan Sonsuzluk Kervanı’nda son şekli verilmiş, Çile’ye de bu son şekliyle alınmıştır. Çalışmamızda şiirin son şekli esas alınmıştır. Karşılaştırma imkânı sağlamak düşüncesiyle şiirin Örümcek Ağı’nda yer alan ilk baskısını da kaydediyoruz:

“Yeryüzünde yalnız benim serseri,

Yeryüzünde yalnız ben derbederim.

Dünyada herkesin varsa bir yeri,

Ben de bütün dünya benimdir derim.

 

Ne anamı gördüm ne kardaşımı

Yıllarca gezdirdim bu dik başımı,

Ölsem kimse koymaz mezar taşımı;

Kendime ben bile hayret ederim.

 

Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyâr;

Ne başkasına yâr, ne kendine yâr

Canım isteyince ben diyârdiyâr,

Gölgemin peşinden yürür giderim.”

 

 [2]Öğrencisi ressam ve şair Bedri Rahmi Eyüboğlu (1936: 133), şairin fizikî portresini şöyle çizer: “Orta boylu ve yelek düğmeleri arasındaki hiçbir büklüme yer vermeyen dolgun bir gövde üzerinde Hitit eserlerindeki kafalar kadar büyük ve ekspresif bir baş ve bu iri başı, bu iri gövde üzerinde rahatça tutabilmeğe çalışan kanlı canlı, taşkın, kısacık bir boyun.” A. Hamdi Tanpınar (1992: 289) ise ilk karşılaşmanın izlenimlerini şu şekilde aktarır: “Derin, girift çizgileriyle başı, sert bir ağaca oyulmuş hissini veriyordu. Ara sıra keskin bir ihtihza bu çizgileri birbirine karıştırıyor ve o zaman çehresi Afrikalı bir mâbut kadar hoyrat, haşin ve yabancı oluyordu.”

[3] Yakup Kadri’nin onun yaşı konusunda verdiği bilgiler de şairin fizikî portresini benzer şekilde dikkatlere sunar: “Kırk altı, kırk yedi yaşında ya var ya yoktu. Ama, çoktan yetmişini geçmiş bir ihtiyar gibi görünüyordu.”  Bkz. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, Bilgi Yayınevi, Ankara 1969, s. 135.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...