Edebiyat, Köşe Yazısı, Yazılar

CAHİT KÜLEBİ VE MEMLEKET ALGISI

0 209
cahit

                                                                                                                                                               Bir dikili ağacın bile yok yeryüzünde

                                                                                                                                                              Ama bir yurdun var sevilecek!

                                                                                                                                                                                                             Yolculuk

 

 Giriş: Cahit Külebi’nin Anıt Mezarı Belleklerimize mi Yapılmalı Memleketimize mi…?”

 Hatırlanacağı gibi 2010 yılının Şubat ayı içerisinde Niksar ve Zile Belediyeleri arasında, merhum şair Cahit Külebi’nin mezarının Ankara’dan kendi ilçelerine getirilmesi hususunda uzun süren tartışmalar meydana gelmişti. Ulusal basının da ilgisini çeken bu tartışmalar esnasında “Cahit Külebi’nin Anıt Mezarı Belleklerimize mi Yapılmalı Memleketimize mi…?” adıyla bir yazı kaleme almış ve bu metni Zileliler Platformu Üyeleri” ile paylaşarak konuyla ilgili kendi fikirlerimi ifade etmeye çalışmıştım.

Burada temas ettiğim hususa bu yazı vesilesi ile kısaca işaret etmek ve devamında Cahit Külebi’nin şiir yazarken en önemli dayanak noktalarından biri olarak kabul edebileceğimiz “memleket algısı”nın altını çizmek istiyorum.

“Benim de doğup büyüdüğüm, havasından ve suyundan istifade ettiğim, her ayrılışımda gönlümün de diğer yarısını bıraktığım memleketimden Cahit Külebi, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Aşık Sadık Doğanay ve daha bir çok sanatkarın yetişmiş olması, toprağımla aramda kurmuş olduğum aidiyeti bir kat daha arttırıyor. Bu “bir toprağa ait olma duygusu”, “memleketim” diyebildiğim Zile’nin tarihiyle, kültürüyle, geleneği ve birikimleriyle birleşince, gurbetin her anlamıyla hissedildiği büyük kentlerde yitip gitmeme engel oluyor ve kendimin uzağına her düşüşümde toprağa bağlanmış olan taraflarım beni sımsıkı sarıp sarmalayıp tekrar “diri” kılıyor.

İnsanın, içerisinde doğup büyüdüğü topraklara ve topluma yararlı işler yapabilme azmi ve gayreti de ancak yukarıda sözünü ettiğim “diri olma hali” ile mümkün görünüyor. Nitekim “diri olma” aynı zamanda her birilerimizin bir kereliğine yaşadığı bu hayatın bir tekrarının ve telafisinin olamayacağı anlamına da geliyor. Dolayısıyla insanın elinden, gönlünden ve aklından kopup gelebilecek iyi işlerin hepsini, ölüm gelip onu bulmadan, yapması gerekiyor.

“Bir dikili ağacım bile yok yeryüzünde / Ama bir memleketin var sevilecek” diyen ve bu gün naaşının nereye taşınacağı tartışılan Cahit Külebi, bütün hızıyla akıp giden hayat içerisinde “diri olma hali”ni elden kaçırmamak adına mensup olduğu topraklara bağlılığını şiirleriyle ortaya koyuyor!!! Dikkat edilirse Cahit Külebi’nin bu gayretinin henüz bitmediğini ifade için “ortaya koyuyor!!” dedim. Çünkü sanatkârlar ortaya koydukları eserleriyle yaşamaya öldükten sonra da devam ediyor…

Evet sanatkarların ölümlü tarafları bedenleridir. Ölüm onların sadece tenlerini toprak altına kor. Eserleri, fikirleri, duyguları ise ölümsüzdür. Çağlar öncesinden çağın ötesine rahatlıkla seslerini duyurup muhataplarının kalplerine huzur salabilirler. Merhum şairin yukarıya alıntıladığım iki dizesi bile sadece Zilelinin, Niksarlının, Tokatlının ya da bir Sivaslının değil Ardahan’dan Edirne’ye yüreklerindeki güzellikleri söndürmemiş olan tüm insanların gönül tellerini titretmeye; dünyada bulunuşumuza yönelik derinlikli anlam alanları oluşturmamıza yetmektedir.

Elbette bir Zileli olarak sadece Cahit Külebi’nin değil Karacaahmet Mezarlığı’nda medfun bulunan Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun da memleketimin kabristanlarındaki uzun serviler altında yatmasını isterim. Fakat şiirleriyle, romanlarıyla, fikirleriyle bu toprakların kültürel kodlarını çözen ve nesillerin şuur altında “memleket/vatan” kavramına hayat verecek olan bu değerlerimizin eserleriyle daha çok tanıtılmasını, şiirlerinin, romanlarının layıkıyla yeni nesle aktarılmasını ve gündem oluşturmasını daha çok dilerim. Merhum Cahit Külebi’nin naaşının Niksar’da ya da Zile’de yapılacak bir anıt mezara taşınma isteği elbette ki çok yüksek bir vefa örneğidir. Fakat şahsi kanaatim, büyük şairimizin 1997 yılından bu yana medfun bulunduğu Ankara’daki kabrinde kalması; ölümlü yanlarımızı değil ruhlarımızı aydınlatacak eserleriyle memleket toprağında filizlenip Zilelinin Niksarlının benliğinde anıtlaşmasıdır.

“Tokat’a Giderken” adlı şiirinde “Alın beni, bırakın o vadiye / Belki yüzyıllarca yaşarım” diyerek sesini yükselten Külebi, Zile’de adına düzenlenecek her sempozyumda, anma toplantısında yaşamaya devam edecek ve öyle inanıyorum ki kalplerde ve zihinlerde anıt mezarlardan daha çok yer edecektir.”

Yukarıya alıntıladığım metinden hareketle şunları söylemek mümkündür: Genel olarak sanatkâr özelde ise şairler, yaratıcı muhayyileye sahip olan kimselerdir. Sıradanlaşan hayatın dışına çıkıp bireysel varlık alanlarında hareket edebilmenin, böylelikle de insanî olana yaklaşabilmenin esaslı bir koşulu olan bu muhayyile, dönüştüren, sorgulayan ve sarsan bir yapıyla karşımıza çıkar. Çünkü şair, insanların özbeöz kendilerine ait olan yaşamlarının farkında olan dolayısıyla da ilgisini kendinden esirgemeyen kişidir. Kişinin ilgisini kendi üzerine çekmesi sadece madde planındaki varlığıyla ilgilenip bedensel bir yetkinliğe ulaşması demek değildir. Gerçek anlamda ‘ilgi’, dünyada bulunuyor olduğunu kavramak ve varoluşuna ‘sahici’ bir tarzda yaklaşmakla gerçekleşmekte; insanın öz’ü durumunda olan ruh’a ait gerçekliği kavramakla mümkün olmaktadır.

Maddî olanı çok fazla önemseyip gündelik kazanımlarla sürekli meşgul olan kimse, kendiliğini dolayısıyla da ruhunu ihmal edeceğinden, sözü edilen muhayyileye sahip olamayacaktır. Bu bilincin uzağına düşmek ise insanî olanın dışında kalmak; bireysel yaşantıyı tümüyle etkileyecek olan zihinsel dönüşümü gerçekleştiremeyerek başkalarının gölgesinde ve güdümünde yaşamak demektir.

Diğer taraftan sanatkârlar, sözü edilen yaratıcı muhayyileleri ile birlikte dünyada bulunuyor olduğunu fark eden dolayısıyla da varoluşun esasına yönelik bilgilenmenin de ayırtına varabilen kimselerdir. “Dirlik alanı” da diyebileceğimiz bu farkındalık onlara, beşeri ihtiyaçlarının ötesine geçerek dünyayı sadece madde planında değil ruhsal alanda da karşılama imkânı tanır. Bu imkânı elde bulunduranlar için ise yaşanılan mekânın da burada vuku bulan yaşanmışlıkların da ayrı anlam değerleri söz konusudur.

Dolayısıyladirlik alanı’ndaortaya çıkan hayatı algılama tarzının ilmek ilmek örülmesinde sanatkârın yaşadığı mekânın/memleketin çok önemli rolü ve değeri vardır. Çünkü insan kimliğinin oluşmasında mekân son derece önemlidir. Her türlü ilişki ve olay, mekân-insan arasındaki münasebetle şekillenir. Kişiler burada tamamladıkları kimlikleri ve ifadeye çalıştıkları varlıklarıyla etraflarında yer alan nesnelere bakar; olup biten hâdiseleri bu mekânlardaki donanımları nispetinde algılamaya çalışırlar.

Sanatkârlar ve bilhassa şairler, modern dünyanın ve tüketimin nesnesi haline gelmiş bulunan kent merkezlerinin insan varoluşu üzerindeki tüm yıpratıcılığının farkına vararak ayırt etme yetisini sürekli elde tutan ve oluşturmuş oldukları ‘dirlik alanı’nın içerisinde kalmaya gayret gösteren insanlardır. Bu gayretin ise ancak kendi ölümlü yanlarından sonra da varolmaya devam edecek olan sanat eserleriyle açığa çıktığının da farkındadırlar. Dolayısıyla yaratıcı muhayyile sahibi bu insanlar ortaya koymuş oldukları her bir şiirde, romanda, hikâyede, heykelde, mimari ya da sahnelenen eserde sadece bedenlerini ve ruhlarını ikame ettirdikleri memleketlerine değil aynı zamanda dünyaya da kök salmış olurlar.

 

Cahit Külebi’nin Dirlik Alanı: Memleket Algısı

 

Kaleme almış olduğu şiirleriyle sadece kendinin değil bizlerinde memleketiyle olan bağını sorgulamasına imkân veren böylelikle varoluşumuza ilişkin ‘dirlik alanları’na yönelerek kendi gerçekliğimizle yüzleşmemize sağlayan sanatkârlardan biri de Cahit Külebi’dir(1917-1997).Şiirlerinde Anadolu coğrafyasında yankılanan sesine kimi zaman sevdalarını kimi zaman gurbetlerini; kimi zaman zedelenmişliklerini kimi zaman da umutlarını katarak çoğaltan Cahit Külebi, doğup büyüdüğü toprakları hayatının hiçbir döneminde unutmaz. Henüz yirmili yaşlarda “Adamın Biri”ykenyazdığı ve insanî kırgınlıkları yaşayıp hüznün ve yalnızlığın girdabını şiirleştirdiği ilk metinlerinden itibaren büyük kentlerin açmazlarından,bedenen olmasa da ruhen bağlı kaldığı “memleket”ine has duygu değerlerini anarak kurtulmaya çalışır:

 

Çifte koştuğun öküzler,
Senin kadar yorgun değil kardaş!
Sen ki kış ve yaz düşünceli
Sen ki kış ve yaz yalınayak!

Ne esnaf ne tüccar ne efendi
Senin kadar değil düşünceli
Senin kadar yorgun değil kardaş!
Sen ki kış ve yaz düşünceli
Sen ki kış ve yaz yalınayak!

Sevmesi sana mahsustur
Yüreğin hükmedince,
Boynun damarları kabararak
Türkü söylersin söyleyince,
En iyi sen gülersin,
Ölürsün öl deyince,
Sana mahsus çalışmak.
Sen ki kış ve yaz düşünceli
Sen ki kış ve yaz yalınayak!

 

Varlığını bir “ad”la dünya üzerine sabitleyemediği için muallâkta kalmaktan kurtulamayan ve kendini sıradanlaştırarak “Adamın Biri” olarak tanımlayan şair, kent merkezinin ve kalabalıkların içerisinde özgünlüğüyle nasıl yer alacağının karmaşasını yaşamaktadır. Çocukluğunun geçtiği Anadolu şehirlerine, diğer bir ifadeyle Çeltek’ten Zile’ye, Artova’dan Niksar’a, Sivas’tan Bursa’ya “memleket”e dair duygu değerlerini sıkılmadan ifade ettiğinde kendi bireysel dünyasına hareket etmiş olacak; böylelikle de “Adamın Biri” şeklinde değil “Cahit Külebi” olarak modern dünyanın hiçbir çıkmazından etkilenmeden yerini alacaktır.

Yukarıya alıntıladığımız metinde bu değerler, ‘sevmek’, ‘yüreği hükmetmek’, ‘türkü söylemek’, ‘gülmek’ ve ‘öl deyince ölmek’ şeklinde belirirken “dirlik alanı”na dair eylemler olarak da okunabilmektedir. ‘Esnaf’ın, ‘tüccar’ın ve ‘efendi’nin modern kent merkezini çağrıştırdığı anlam alanlarından Külebi, ‘kış ve yaz’ ‘yorgun’ bedeniyle birlikte ruhunu da sarıp sarmalayacak bir emniyet alanına adeta kaçmak ister.  1939 yılında neşrettiği “İstanbul”adlı şiirinde de;

 

Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm.
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm.
Niksar’da evimizdeyken
Küçük bir serçe kadar hürdüm.

 

Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Mevsimler ne çabuk geçiverdi
Unutmak, unutmak, unutmak.

 

Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti.
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti.
Yine kamyonlar kavun taşır

Fakat içimde şarkı bitti.

 

diyerek, ruhunun “İstanbul” tarafından nasıl da kuşatıldığı işaret eder. Su’yuyla, hava’sıyla, toprağı’yla ayrı bir ‘âlem’e girdiğini belirten Külebi, ‘hür’ olmayı yine çocuklukla birlikte “memleket”e ait bir değer olarak kabul eder. “Kamyonlar kavun taşır” söz grubuyla oluşturulan imge, “Zile’den ayrıldığımız yıllara dek –hangi yılda kaç yaşımda ayrıldığımı bilmiyorum- hemen birçok şeyi yarı imgesel yarı gerçek olarak yaşamış gibiyim. Daha doğrusu belleğimde küçük pembe-toz bulutlar, hoş kokular var” (Külebi 1977: 26)  diyen şairin Zile’de geçirdiği çocukluk günlerine dair hatıralarla derinlik kazanmaktadır. “Çoçukluğum” adlı eserinden aşağıya alıntıladığımız satırlar buna en güzel örnektir:

“Zile’de bir akşam  babam bana üç kitap getirdi. İhtimal, o yaşımdan hatırladığım tek gün olan o aydınlık gecede edebiyatı sevmişimdir.  Belki de her akşam yatsı kalesinden tellâllar çağıran, sokaklarında yaz boyunca yük yük üzüm, alaca mısırlar, tenteneli uzun kavunlar taşıyan, sabahlara kadar büyük leğenlerde pekmez kaynatılan, bu yüzden kışa kadar sokakları sıcak sıcak  üzüm kokan ve geceleri uzaktan ‘şu Zile’den gece geçtim görmedim aman’ diye türküler duyulan Zile bana sanatı sevdirdi” (s. 27).

Hem “İstanbul” adlı şiirde hem de şairin yukarıya alıntıladığımız Zile’ye dair çocukluk hatıralarında dikkat çeken husus, masumiyetin en yalın haliyle yaşandığı çocukluk döneminin Niksar’a ve Zile’ye dair duygu değerleriyle bir arada anılıyor olmasıdır. Dolayısıyla Külebi, “dirlik alanı” olarak isimlendirdiğimiz kendi varoluşunu gerçekleştirdiği emniyet sahasına çocukluk dönemlerinin yapmacıktan uzak içtenlik ve sahiciliği ile ulaşmak istemektedir. Bu gayretinin bir ifadesi olarak okunabilecek olan “Çare” adlı şiirinde“Türkiye uçsuz bucaksız ağacığım! / Bu yerlerin havası bize yaramadı, / Kalkıp başka şehirlere gidelim artık / Çare kalmadı”diyerek sesini yükseltir:

 

Bu yerlerin havası ağacığım
Bize yaramadı.
Günden güne zayıflıyoruz
Ne üst ne baş kaldı.
Sen her gün akşama kadar ağacığım
Anaya hasret, babaya hasret,
Ekmeğe, insan yüzüne,
Sokaklara hasret.
Lavanta kokuları gelir uzak mahallelerden,
Yel estikçe sıra sıra kavaklar sallanır,
Bir yoksulluk, bir yalnızlık, bir gurbet
İnsan nasıl olsa katlanır.

Sonuç olarak Cahit Külebi, sahip olduğu sanatkâr muhayyilesini canlı tutarken doğduğu ve çocukluğunun geçtiği “memleket”ine dair duygu değerlerini sürekli akılda tutmuş; büyük şehirlerin ve kalabalıkların içerisinden bu topraklara tutunarak diri durmaya çalışmıştır. “Tokat’a Girerken” adlı şiirinde “Alın beni, bırakın o vadiye / Belki yüzyıllarca yaşarım. / Şu bizim Külebin’oldu diye / İsterse sormasın ahbaplarım.”dediği gibi hayatından şiirlerine akseden memleket algısı, onun yüzyıllarca hatırlanmasına sebep olacaktır.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...