Edebiyat, Köşe Yazısı

JACQUES LACAN’IN PSİKANALİZM KURAMINA GÖRE EDEBÎ ESERİN KÖKENLERİ HAKKINDA; ŞAİRLER VE YAZARLAR HADIM EDİL(E)MEZLER

2 1835
cafer şen-5

Şair İsmet Özel, Propaganda şiirindeki “köleler gördüm, karavaşlar/ hayaları burulmuş bir adamın ayaklarını yıkamaktalardı” mısralarında “hayaları burulmak” imgesini kısırlaşmış, üretimi olmayan anlamıyla olumsuz bir duyuş ve düşünüşü hazırlamak için kullanır. ‘Hayaları burulan bir adam’ gerek etik, gerekse estetik yönden üretimi olmayan, kısırlaştırılmış, sürekli tüketen bir toplum, sistem, onun köleleri ise bu sistemi besleyen, ayakta tutan, ona hizmet eden olarak düşünülebilir. Aslında İsmet Özel’in Propaganda şiirinde imgesel anlatım şiir boyunca hep bu tema üzerine ilerler.

Propaganda şiirine Lacan’ın psikanalizim kuramıyla yaklaşıldığında ise fenomenolojik olarak şiirin derin yapılarında daha farklı anlamlara ulaşıldığı görülür. Şiirde bunu bize veren imgelerin, söz sanatlarının zenginliği hemen dikkati çekecektir zaten. Bu noktada Lacan’ın “bölünmüş özne”sinden hareket eden Ronald Barthes özenin okuduğu metinde kendini aradığını ve okura haz verenin “söz sanatları, tekrarlar, metin içinde yarık ve çatlaklar” olduğunu öne sürer (Demir-Atay 2009: 113) Örneğin yukarıdaki hadım edilmek anlamı veren “hayaları burulmak” imgesi de bir çatlaktır ve aslında Lacan’ın psikanalizim kuramına göre çocuklukta yaşanan İmgesel dönemden zorunlu olarak Sembolik/Kültürel döneme geçişin bir ifadesidir. Bununla birlikte ‘hayaları burulmak’ hadım edilmek-iğdiş edilmek Lacan’ın Hegel’in ‘efendi köle’ diyalektiğinde yararlanıp öne sürdüğü gibi, hazzın “kesin olarak bir kimsenin arzusuna yol vermesi/sahi çıkması” durumunda efendinin tarafında artık diyalektiğin söz konusu olmadığı, çünkü efendinin nihayetinde “iğdiş edilmiş efendi” olduğunun bir söylemidir. (Dolar 2009: 259) Buradaki ‘efendinin iğdiş edilmiş olması’ durumu onun/öznenin İmgesel/Doğa alanında Simgesel/Kültür alanına geçmesinden ortaya çıkar. Hegel’in ‘köle efendi diyalektiği’ni uyarlayan Lacan’ın psikanalizm kuramına göre ‘hayaları burulan’ ‘hadım-iğdiş’ edilen efendi İmgesel/Doğal alandan Simgesel/Kültürel alana geçmek zorunda kalan bütün öznelerdir.  

Dolayısıyla İsmet Özel’in kullandığı ‘hayaları burulmak” imgesinde tarihi, kültürü, aşan nesnel ve evrensel genel geçer bir ilke ve serüven vardır. Hiç kuşkusuz Lacan, ‘hayaları burulmak’ ‘hadım-iğdiş edilmek’ gösterenlerini fenomenolojik olarak çözümlemeseydi bu gösteren insanın düşünce dil ve deneyimlerinin temel işlevini görecek nihai bir “söz, mevcudiyet, öz, hakikat veya gerçeklik” olarak tanımlanan ‘aşkın gösterge’ olarak algılanacaktı. Burada ‘aşkın gösterge’ ile verilmek istenen “bütün diğer gösterenlere anlam kazandıracak bir göstergenin (aşkın gösteren) ve bütün göstergelerin işaret ettiği söylenebilecek temellendirici, sorgulanamaz bir anlamın (aşkın gösterileni)” taşıyan göstergedir. Farklı dönemlerde “bu rol için çeşitli adaylar-Tanrı, İde, Dünya, Tin, Benlik, Töz, madde- ön plana” çıkmıştır. (Eagleton 2004. 165) Bu noktada Lacan’ın ‘aşkın gösterge’ ile algılanacak durumda olan gösteren ve gösterilenini fenomenolojik olarak çözümü, göstergenin aşkınlığını-transandantal algılanışını ortadan kaldırmıştır.

İşte bütün fenomenolojik felsefelerin aradığı Lacan çözümleyişiyle “aşkın gesterge”lerin oturdukları tahttan indirilmeleri ve fenomenolojik olarak çözümlenmesidir. Bu noktada İsmet Özel’in kullandığı ‘hayaları burulmak’ imgesi, iğdiş-hadım edilmek Lacan’a göre insanoğlunun ortak bir serüvenidir. Gündelik hayatta bazı dinsel toplumlarda görülen “sünnet” geleneği de Simgesel/Kültürel alanın İmgesel alandaki bir ‘aşkın gösterge’sinin yeryüzüne indirilmesidir. İşte bu olayla-sünnetle bireye anlatılmak istenen ‘çocukluğun erken döneminde yaşadığın kökensel arzu, dolayımsız algı ve mutlak tatmin alanı’ olan İmgesel/Doğal dönemi dili ve dilin üzerinde taşıdığı kültürel, toplumsal ve tarihsel değerleri öğrenmekle kaybettin, artık yasa(k)ları olan Sembolik/Kültürel alana geçiyorsun ve bu yasa(k)lı alanda haz ve arzularında sürekli iğdiş-hadım edileceksin. Lacan bu noktada ‘sembol’ sözcüğünü Yunan dilinde ‘kırık tessera’ya gönderimde bulunduğunun altını çizer. Kırık tessera ise parçaların birleştirilmesi, bir araya gelme anlamı vardır. (Lacan 2009: 773) Lacan’a göre Sembolik/Kültürel alanda iğdiş-hadım edilen sadece hazlar değil, aynı zamanda Sembolik/Kültürel alanı zorlayan bütün yeteneklerdir.

Pek tabii ki bizim buradaki amacımız İsmet Özel’in Propaganda şirinini tahlil etmek değil Lacan’ın psikanalizim kuramının genelde sanat özelde ise edebi eserin kökeninde insanın “ne”liğine ait ne gibi ipuçlarının bulunduğunu keşfetmesidir. Tabii ki yazı ilerledikçe de hem Lacan’ın psikanalizim kuramını teorik olarak verecek hem de yukarıda değinildiği gibi bu kuramı edebi eserler üzerinde göstermeye çalışacağız. 

Lacan psikanalizim kuramını, bilinçdışı, dilbilim ve felsefe ilişkileri üzerine kurar. Bununla da kalmaz Joyce, Mallarme, Rimbaud, Ponge gibi edebiyatçılara gönderme yapar. Hatta Edgar Allan Poe’nun Çalınan Mektup öyküsü üzerine bir psikanalitik inceleme yaparak kendi kuramının edebi eser üzerindeki uygulanışını da göstermeye çalışır. Lacan bu öyküdeki ‘çalınan mektub’u “saf gösteren” olarak yorumlar. Lacan, “mektubu “saf gösteren” olarak sürekli yer değiştirmesinden ve öteki karakterlerin özelliklerinin mektubun konumuna göre belirlenmesinden hareket ederek öznenin sembolik düzende kurulduğunu göstermeyi amaçlasa da öykünün aynı zamanda okuma etkinliğini dramatize etmesi Lacan’ı da seminerinde okuma sorunsalıyla ilgilenmeye itmiştir” (Demir-Atay 2009: 117) Bu nedenle onun psikanalizim kuramının genelde sanat özelde ise edebi eserlere uygulanabilirliğini yine Lacan’ın kendisi ortaya koymuştur. Lacan’ın psikanalizim kuramının edebi eserler üzerindeki uygula(n)ması sonucunda edebi eserin derin yapılarında gerek anlatım düzeyinde gerekse öznenin işlenişi yönüyle fenomenolojik bilinç felsefelerinin aradığı tarih üstü, tarih dışı, nesnel ve evrensel ilkeler bulunduğu ortaya çıkmıştır. Lacan, deneysel ve klinik olarak elde ettiği bulgu ve bilgilerle kurduğu psikanalizim kuramında, insanyavrusunun erken çocukluk döneminde yaşadığı ve ardından dili ve dilin üzerinde taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamları öğrenmesiyle kaybettiği kökensel arzu, dolayımsız algı ve mutlak tatmin alanından bahseder.

İmgesel dönemden Simgesel döneme geçişle birlikte öğrenilen dil, her ne kadar kökensel arzuları, dolayımsız algıyı ve mutlak tatmini bilinçdışına bastırsa da fiziki dünyada bulanık ‘varolan’ı düzenleyerek bireyin Simgesel-Dilsel alanda bir gerçeklik düzlemi kurmasını sağlar. İşte bu kuruluş aşamasında erken çocukluk döneminde yaşantılanan dolayımsız algı, mutlak tatmin ve kökensel arzular alanına ait her şey bilinçdışına bastırılır. Bu nedenle Lacan’a göre insanın gerçek ‘ne’liği bu bilinçdışı alandadır; çünkü bu alanda insanın yaşadığı Simgesel/Dilsel/Kültürel alanda hem dili öğrenmekle kaybettiği hem de isteyip de gerçekleştiremediği arzu, istek ve zevkleri bastırılmış durumda bulunmaktadır. Bu nedenle de “dil gibi bilinçdışı da birey-aşkındır.” (Clero 2011: 32)

Bu noktada Lacan’ın psikanalizim kuramı bilinçdışının oluşumunu çok detaylı bir şekilde ortaya koyar. Lacan’a göre insanın, kendini fark etmesi, yani kendi yüzünü anlamlandırması Ayna Evresi’nde ‘yanılsama’ bir imge olan ‘anne’ sayesinde olur. Ayna Evresi çocuk için tamamlanılmışlık mutlak tatmin durumunu yaşadığı Nirvana devresidir. Annesi “için her şey olmak arzusuyla kendi bedensel imgesini kazanmaya yöneldiği” (Tura 2007: 185) bu dönemde çocukta anne ile bütünleşme arzusu ve beden imgesinin diğer insanların bedensel bütünlüğü ile özdeşleşme yoluyla kazanılması durumu söz konusudur. Bunun da en önemli göstergesi çocuğun başkalarını taklit etmesidir. Ayna imgesi bu noktada psikanalitik olarak, kişilik gelişim sürecinde bireyin kendi yanılsamacı ‘ben’ini keşfettiği dönemdir. Aslında bu dönem “ayna evresi (stade du miroir) basitçe bireyin tarihinde bir çağ değil, içinde insan öznesinin savaşının sürekli devam ettiği bir veçhedir (stade)” (Bowie 2007: 29). Aslında ayna, “narsisizm durumları için tipik bir simgedir. Mitolojik figür Narkissos’un kendi imgesini yansıtan sularda boğulması teması hatırlanırsa, Eski Yunan’dan beri aynanın hemen bütün toplumlarda narsisizmle ilgili olduğu düşünülebilir.” (Tura 2008: 24).

Ayna evresinde çocuk anneye ait olan bir bütünlüğün ve birliğin içindedir. Çocuğun bu çeşit bir bütünlük eğiliminin nedeni ise annesindeki eksikliği tamamlama isteğidir. Yaşamın ilk yıllarında anne sadece dünya ile dolayımı kuran bir ifa organı değildir; dünyanın bütünüdür (Tura 2008: 35). Çocuk annesi için her şey olmak amacıyla aynada kendi ya da bir başkasının/annesinin imgesiyle özdeşleşmeye çalışır. Bu devrede çocuk annenin arzusunun nesnesi olmayı arzular. Çocuk bunu başarabildiği takdirde kendini rahat bırakmayan bütün olumsuz duyumlardan kendini kurtararak, sonsuz tatmine kavuşacağını duyumsar. Çocuk, ‘ayna evresi’ne geçince kendine ait bir bütünlük kazanmaya yönelir. Bu nedenle ‘ayna evresi’ bir öteki olarak çocuğun ‘ben’ini keşfetmesini sağlar. Lacan’ın ‘ayna devresi’ adını verdiği bu evre erken dönem çocuklukta İmgesel dönemin son evreleridir ve Freud’un narsisizm dönemi adını verdiği evreye denk düşmektedir. İmgesel “kuşkusuz ayna evresine bağlıdır. İmgesel, oluşum sürecindeki öznen kendi imgesini oluşturur. Bunu yapabilmek için çocuğa önerilen temsiller oyunuyla, tüm özdeşleşmeler dizisini harekete geçirir” (Kristeva 2007: 120). Çocuk ‘Ayna Evresi’nde aynadaki kendi imgesinin farkına varma yeterliliğine ulaşır. Bu devrede 6-8 aylık olan çocuk, kendini hem kendinden geri yansıyan bir imge aracılığıyla ‘gerçek’ olarak değil de aynadaki aksi gibi ‘yanılsamacı’ bir bütün olarak algılar, hem de kendini-ben’ini “öteki” tarafından yansıtılan bir imge aracılığıyla kurgular. Bu noktada ayna, “düşsel olanla simgesel olanı birbirinden ayıran sınırları çizen bir eşik-olgudur. Bebek altı ayla sekiz ay arasında kendi kendisinin aynaya yansımış imgesiyle karşılaşır. İlk aşamada imgeyi gerçeklikle karıştırır, ikinci bir aşamada onun bir imge olduğunun ayrımına varır, üçüncü aşamada ise imgenin kendi imgesi olduğunu anlar. İmgenin ‘sevinçli sayıltı’sında, bebek, bedenin henüz birleşmemiş parçaları yeniden kurar, ama beden dışsal bir şey olarak-dendiği gibi-içe dönük bakışım terimleriyle” kurulur (Eco 1996: 59). Ayna Evresi’nde çocuk anneden ayrı bir kimlik edinir. Burada aslında bir “yanılsama” söz konusudur. İşte bu nedenle Cahit Sıtkı Tarancı, ‘aynadaki aksinin gerçekliğinden şüpheli’ bunun bir yanılsama ve kurgu (Şen 2010: 58) olduğunun fankındadır: “Aynadaki aksim, gölgem, bir de ben/ Var mıdır, yok mudur onlar sahiden?/ Aşina değiller çektiklerime;/ İçlerinden biri gelse yerime.” (Tarancı 2010: 65) Aslında öteki ile özdeşleşme, yani annenin arzusunun nesnesi olma vasıtasıyla bedensel bütünlük aynadaki görsel bütünlükle yanlış bir özdeşleşmenin üzerine kurulur. Bu noktada kişiye ait ‘ben’; kendi, öteki, aynadaki yanılsama imajı, psikolojik ve sosyal ilişkilerden yapılanır: “Ayna uğrağında bir şey dünyadaki ile kıvılcımı gösterir. Çocuk, yiyeceği, güvenliği ve rahatı için hâlâ yetişkinlere bağımlıdır ve kendi bedensel hareketleri üzerindeki denetimi hâlâ kısıtlıdır; oysa şimdi, burada, aynanın karşısında ilk kabataslak biçimleriyle bireyin müstakbel özerkliği ve denetimi durmaktadır. Ayna imgesi, yeni doğan ‘ben’in sadeleşmiş bir ifadesidir. Bu oldukça sınırlı gözlemsel veri kaynağına dayanarak ‘ben’in ileriki gelişimine bakmak umutla bakmak ve daha uzak bir ufuk çizgisinde kaba hatlarıyla ‘yetişkin’ beni, kendini yaratan insanı ve toplumsal başarıyı sezmek mümkündür” (Bowie 2007: 30). ‘Ayna Evresi’ Lacan’ın ‘özne’ anlayışını ortaya koymak açısından önemli bir evredir. Lacan çocuğun bu evrede tanıma ve tanımama arasında bir gidiş-geliş içine düştüğünü belirtir. Çocuğun aynada gördüğü imaj hem tam ve doğru, hem de bir yan(ıl)sıma ve hayalidir. Tam ve doğrudur, çünkü aynadaki imajda tamlık ve otorite vardır. Bu imaj hayalidir, çünkü yanılsama olarak görülen ‘ben’in kendisinde bu tamlık ve otorite yoktur. Bu noktada ‘ben’ bölünmesine rağmen çocuk bu dönemde ‘yanılsama’nın farkında değildir, kendini özdeşleştirdiği nesnelerle kaybetmiş olduğu bütünlük ve tamlığı, geçici bir tamlıkla doldurmaya çalışır. Ayna karşısında kendini inceleyen çocuğu “bir çeşit ‘gösteren’ (anlam kazandırabilen bir şey) ve aynada gördüğü imgeyi de bir çeşit ‘gösterilen’ olarak düşünebiliriz. Çocuğun gördüğü imge çocuğun kendi ‘anlamı’dır. Bu durumda gösteren ile gösterilen Saussure’ün gösterge kavramında olduğu gibi uyumlu bir şekilde birleşmiştir. Ayna durumunu başka bir şekilde bir çeşit eğretileme olarak da değerlendirebiliriz” (Eagleton 2004: 204). Ayna evresinde henüz gösteren ile gösterilen, özne ile dış dünya arasında bir boşluk açılmamıştır

Bu nedenle bu evrede çocuk omnipotent (kadiri mutlak) bir eksiksizlik’ yaşarken kendi ile gerçeklik düzlemi arasındaki ayrımını netleştir(e)mez. Çocukta ‘ben’ gelişmediğinden ‘gerçeklik duygusu’ henüz mevzubahis değildir. Oral dönemde insan böyle bir ‘solipsist (tekbenci) dönem’ yaşar(Tura 2007: 73). Bu Ayna Evresi’nin özelliği yıllar sonra Necip Fazıl’ın şu mısralarla yansır. “Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik; İste yakalandık, kelepçelendik!” Bu mısralarda ‘ayna devresi’nin narsist eğiliminin çok zor atlatıldığı bu devreyi geçmenin, eğilimi narsis eğilimi üzerinde atmanın bir hayli zor olduğu ortaya konulur. Şiirin son bölümünde bu durum daha bir açıkça verilir: “Çıkamam, aynalar, aynalar zindan. Bakamam, aynada, aynada vicdan; Beni beklemeyin, o bir hevesti; Gelemem, aynalar yolumu kesti.” Hiç kuşkusuz aşağıda görüleceği gibi insanoğlunu biyolojik bir varlıktan kültürel bir varlığa dönüştüren Oidipus Karmaşası tüm insanlarda sorunsuz atlatılmaz. Bu karmaşanın sorunla atlatılması insanın biyolojik varlık evresi olan İmgesel dönem haz, arzu ve duyumlarını Simgesel/Kültürel dönemde de devam ettirir. Narsisizm Ayna Evresi’ne ait olan İmgesel duyumlardan biridir.

Lacan’ın narsistik dönem diye nitelediği ‘Ayna Evresi’nde simgenin araya girmesiyle çocuk ‘ötekileştirerek’ kendini, uzantısı kabul ettiği evrenden koparıp “ben”ini oluşturmaya başlar. Bu aslında bütünlüğün parçalanışı, kökensel arzuların bilinçdışına itilişi ve dolayımsız algılama alanının sona erişidir. Psikanalistlerin ‘nirvana’ olarak niteleyip ve adlandırdığı dönemin sona erişidir. ‘Ayna Evresi’nde yavaş yavaş oluşmaya başlayan ‘ben’, ‘İd’ kaynaklı dürtüler ile dış gerçeklik arasında uyumu sağlar, yine aynı kaynaklı hazları dönüştürür. İnsan bu dönemde tatmin amacıyla dış gerçekliğe yöneldiğinde bir sürü hayal kırıklığına uğrayarak gerçeklik ilkesini oluşturmaya başlar: “Ben’in dünyadan ayrışarak kendilik halini alması, anne-çocuk ilişkilerindeki “tatmin-früstrasyon” diyalektiğine dayanır. Yaşamın başında yer alan tekbenci dönem früstrasyonlar sayesinde yıkılır. Klasik yaklaşıma göre, eğer her ihtiyaç anında karşılanmış olsa, arkaik Ben’in gelişmesine imkân olmazdı. Anne-çocuk ilişkisinin kaçınılmaz bir boyutunu oluşturan früstrasyonlar sayesinde çocukta bir gerçeklik duygusu gelişmeye başlar. İd’in bir bölümü dönüşerek dış dünyanın koşullarını değerlendirmeye başlar” (Tura 2007: 73). Bu dönemde bahsi geçen hayal kırıklıkları insanda gerçeklik duygusunu ve ilkesini geliştirir. Böylece ‘gerçeklik ilkesi’, kaybedilen dolayımsız algı, tatmin ve kökensel zevkler arayışının yerine, gelecekte vaat edilmiş tatminleri yerleştirmeye çalışır. Dış gerçeklik ile ‘ben’in ayrışması aşamasında “gerçeklik prensibinin oluşmasını koşullandıran oral früstrasyonların anneye” bağlıdır; çünkü mutlak olarak yaşanması gereken bu früstrasyonlar içinde çocuk, oral dönemde kendi açısından tek nesne olarak algıladığı anneyi ayrıştırır. Ben ile bu nesne arası gidiş-gelişler çocuğun “narsistik omnipotensi” yıkarken anne çocuğa tabi bir nesne” olmaktan çıkar (Tura 2007: 74). Böylelikle “Oidipus” karmaşası esnasında “yani ailenin söylemi sayesinde dilbilimsel bir gösteren ile temsil edildiğinde Ben” kurulur (Tura 2007: 80).

Lacan’a göre “ben’in esas işlevi bir imge ile özdeşleşmek, bir kültürel imge halinde kendini görmektir” (Tura 2007: 184). Aslında özdeşleşme “öznede bir hayali benimsediği zaman ortaya çıkan değişikliktir” (Başer 2010: 113). Kendini görme durumu da anne-çocuk ilişkisindeki frusturasyonlar ile çocukta gerçeklik duygusunun geliştirmesiyle sağlanır. Çocuk zamanla mutlak tatmin, dolayımsız algı ve kökensel arzu kaynağına ulaşma isteğinin gerçekleşmeyeceğinin farkına varınca erişkinin gücünü paylaşmaya meyleder. Bunun sonucunda çocukta erişkinlerin sevgisini kazanma isteği ortaya çıkmaya başlar. Gerçeklik düzlemiyle ‘ben’in ayrışması ve bunun sonucu olarak da gerçeklik olgusunun ortaya çıkması ve gelişmesinin öncülü anneye bağılı frusturasyonlardır. Bu noktada anne çocukta kendinin tabi bir nesne olmadığı düşüncesini geliştirmeye çalışır. Çocukta frusturasyonlar sonucu gelişen gerçeklik olgusu ve duyusu, fiziksel ve doğal bir gerçeklik değil; dile bağlı olan ve dil üzerinde taşınan kültürel-simgesel bir gerçekliktir. Bu noktada, frusturasyonlar ancak simgesel bir dolayım aracılığıyla kişiliğin gelişimini üzerine etki ederken biyolojik kökenli frusturasyonlar dille toplumsal kodda anlamlandırılır. Böylelikle Oidipus Karmaşası’nın da ilk adımı atılmış olur. Anne söylemlerinde ‘baba’ya gönderim yaparak çocuğu ‘babanın adı’ ile tanışmasını sağlar. Bu noktada sözü edilen gerçeklik düzlemindeki ‘baba’ değil, üzerinde tarihsel ve kültürel değerler taşıyan dildeki sembolik ‘baba’dır. Dildeki ‘baba’ tüm tarihsel ve kültürel değer yargı ve anlamlarla birlikte yasa(k)ları da üzerinde taşır. Bu simgesel baba “babanın otoritesinin simgesel yansıması değil, bu yaşamı düzenleyen ve bütünlüğünü garantileyen daha kendine has ‘imleyen’dir” (Nasio 2009: 49) Çocuk simgesel-dilsel ‘baba’yı öğrenirken ‘baba’nın üzerinde taşıdığı değer yargılarını ve anlamları da beraberinde öğrenerek kökensel arzu ve dolayımsız tatmin alanına ket vurmaya devam eder. Çocuk otantik yaşantılaması olan ‘narsistik’ doyuma eğilim gösterirken, annenin söylemindeki ‘baba’ yasa(k)ları, ve kurallarıyla gelir. Bu noktada arzuyu ‘başkasının arzusu olarak tanımlayan Lacan’a göre babanın “erkeğin arzusu başkasının arzusudur” (Kordela 2009: 105) Oidipus Evresi’ne giren çocuk, ‘baba’nın varlığıyla karşılaşınca anneyle bir tamlık üzerine kurulu olan uyumlu ikili ilişki bozulur; çünkü anneyle çocuk arasına ‘baba’, bir üçüncü girerken artık görülen üçlü bir yapıdır (Eagleton 2004: 203). Lacan’a göre anneyle çocuk arasına bir üçüncü olarak giren ‘baba’, ‘ontolojik’ bir varlıktan ziyade dilsel, kültürel, simgesel ve metaforik bir varlıktır. Çünkü dildeki ‘simgesel’i vareden ‘ontolojik’ baba değil, dildeki ‘babanın adı’dır. ‘Baba’nın kendinin veya ‘babanın adı’nın ortaya çıkması çocuğu ‘annenin arzusunun nesnesi olmak’ isteğini, simgesel-dilsel-kültürel olanın arkasına iter. Böylelikle de bilinçdışı oluşmaya başlar. ‘Babanın adı’nın devreye girmesiyle birlikte çocuğun istek ve arzuları bilinçdışına itilir. İşte bu noktada dilin öğrenilmesiyle birlikte kültürel-simgesel alana geçişle bilinçdışına itilen kökensel arzuların yaşam boyunca eksikliği çekilir. Bahsi geçen eksiklik ‘bilinçdışı’ alanını kuran unsurdur. Böylelikle, insan dil aracılığıyla kültürel bir özne olarak kurulmuş olur.

İnsanyavrusu, Oidipal süreç sonucunda simgesel sisteme geçerek kendini kurar ve dille gerçeklik sistemini oluştururken aynı zamanda dili kullanması aracılığıyla da bir yarılma yaşar. Bu yarılmadaki metaforlar kültürün simgesel-dilsel alanına aittir. Bu da yüceltmenin kültürel alana ait olduğu sonucunu ortaya çıkarır. Bu hususta yüceltme için metaforun kullanılışında dış gerçekteki gösterilen aynı kalırken onu temsil eden ona gönderimde bulunan gösteren hem değiştirilir hem de daha bir yüceltilir. İşte bu yüceltilen gösterge altına girmeyen dış gerçeklikteki durumlar bilinçdışında bastırılmış olur. Bilinçdışı bireyin Oidipal dönemde kültürün dilsel-simgesel alanına girişiyle oluşmaya başlar. Bu noktada dil bireyin kökensel zevk, mutlak tatmin ve dolayımsız algı gibi edimlerin gerçekleştiği gerçek otantik dünyası ile dış gerçeklik arasına girerek bir yarılma meydana getirir. İşte bilinçdışı bu yarılmanın sonucunda ortaya çıkar. Spaltung (yarılma) “psikanalizde açımlanan varlığın kendisi ile ya da en mahrem psişizması ile davranışın, kültürün, bilinçli söylemin öznesi arasındaki ayrılmadır. Öznede gizli bir yapı olarak bilinçdışını yaratan bu ayrılma, söylemin ve genel olarak tüm simgesel düzenin özneyi dolayımlandırmasına bağlıdır. Simgesel düzen gerçek dünya ile özne arasında organize olan üçüncü bir düzendir. Sonuç olarak gerçek, insan ruhunda, bu gerçeği birincil konfüzyonundan kurtaran belli bir düzen kazanır. Kavramlar öncelikle karışmış olan şeyleri organize etmekle yükümlüdür” (Tura 2007: 181).

İşte bilinçdışı bu yarılma sonucunda ortaya çıkar. Lacan’a göre bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır. Burada Lacan “bilinçdışının bir dil olduğunu veya dile indirgenebileceğini vb. söylememektedir.” (Althusser 2008: 112) Bilinçdışındaki yapılanma çeşitli dönemlerin ardından gerçekleşir. Bu dönemlerin en önemlisi Oidipus Karmaşası da çeşitli aşamalarda gerçekleşir. İlk aşamada çocuğun arzusunun ‘simgesel’-dilsel alanda olmadığı görülür. Bu devrede çocuğun temel isteği annenin arzusunun nesnesi olmak, anneyle bütünleşerek, eksiksizliğe ve bütünlüğe ulaşmaktır. Bu arzu ve istek hiçbir ‘simgesel’-dilsel öge içermeyen dolayımsız bir algılamadır. Annenin arzusunun, babaya gönderimde bulunması Oidipus sürecini başlatır. Bu süreç sonunda, çocuğun hiçbir zaman simge ve dille bilinçli olmamış, arzuları bilinçdışı konumuna itilir. Çocuk ‘Babanın Adı’ ile hem ‘dil’in taşıdığı bütün tarihsel ve kültürel değer yargılarına ve yasalara uyar hem de simgesel-dil alanına dâhil olur. Böylelikle ilk dönemdeki kökensel arzular bilinçdışına itilirken dolayımsız algı, mutlak tatmin ve köksel arzu alanı da sona erer. Bundan sonra ‘özne’-‘ben’ bilinçdışına itmiş olduğu kökensel arzularını kültürel yüceltmelerle tatmin etmeye çalışır. Fakat her aşamada sürekli ‘früstre’ edilir, hayal kırıklığına uğrar; çünkü kökensel arzularının üstünü örten, onu bastıran ‘imgesel’in ardındaki bölgeye her yaklaştığında yine ondan uzaklaşıp yeni imgelerin arkasına düşer. Bir yer değiştirme olarak görülen bu süreçte, ‘bilincdışı’na bastırılan kökensel arzular, kültürel isteklerin ardından yer değiştirimli bir durumda kalır.

Gösteren ile gösterilen, özne ile dış dünya ilkesini kuran bireyde artık ‘narsisizm’ devresi olan ‘mutlak tatmin’, kökensel arzular ve dolayımsız algılama alanı son bulmuştur. Bu nedenle kültürel-simgesel gerçeklik düzleminde ‘narsisizm’ ‘Nirvana’ yasak edilmelidir; çünkü “Narsis, bu güzel adam, kendi imgesini yansıtan sularda kendine âşık olur. Onun kendine aşkı, güzel Ego’nun aşkını, kültürün ona sunduğu aşkı görmesini engeller” (Tura 2007: 208). Kültürün aşkını fark edemeyen birey bu mutlak tatmin, dolayımsız algı ve kökensel arzular alanı olan narsistik alandan çık(a)maz. Narsis, “imgesini yansıtan sulara eğilir ve kendi imgesinde ölür. O, halde Narsis kültür adına yasaklanmalıdır. Narsis mitinde ifadesini bulan Ayna Evresi, yani çocuğun annesinden yansıyan bütünsel imgeyle özdeşleştiği dolayımsız ilişki Baba’nın yasasıyla yasaklanmalıdır. Babanın Yasası kültürün yasasıdır. Ayna Evresi’nin yıkılmadığı durumlarda, yani bir üçüncü olarak simgesel Baba dışarıda bırakıldığında (forclusion du Nom-du-Pre). simesel döneme, Oidipal döneme geçemeyen insan kendini bir özne olarak ayırt edemez” (Tura 2007: 208). İmgesel düzende çocuk için net olmayan ‘ben’ ile ‘ben-olmayan’ durumu ancak ‘öteki’nin karşısında ortaya çıkar. Bu noktada “ben” ya da “özne”nin ortaya çıkması için, çocuğun, Lacan’a göre ‘öteki’ olan dil alanına girmesi gereklidir. İnsan bir ‘özne’ olarak dilin dünyasına girmesiyle birlikte dolayımsız algı ve kökensel zevk alanını kaybeder. İnsanyavrusu simgesel-dilsel alana geçişle birlikte kurulan kültürel alandaki gerçeklik düzleminde kökensel zevklerini, bu gerçeklik içinde arzuladıklarını bilinçdışına göndermiştir. Genel olarak bakıldığında kökensel zevk ve dolayımsız algı alanının tam ve huzurlu bütünlüğünden kopan insan, dilin, gerçeklik düzleminde gönderimde bulunmadığı boş dünyası içinde bulur kendini. Üstelik bu gerçeklik düzleminde de asla aradığı tamlığı yakalayamayacak, sonsuz dil göstergeleri içinde bir gösterenden diğerine geçiş yapacaktır. Bu gösterenler ağında, anlam ve gösterilenler sürekli üretildiğinden hiçbir nesne veya insan bu ağda tam anlamıyla var ol(a)maz. Bu gerçeği diğer eserlere oranla ancak edebi eserler kabullenirler bu nedenle edebiyat diğer sanat eserlerine göre bir adım daha öndedir.

“Metaforlar, esasen temelsiz oldukları, bir göstergeler kümesinin yerine konan başka bir göstergeler kümesi oldukları için, dil en yoğun olarak inandırıcı olmaya çalıştığı noktada kendi kurmaca ve keyfi doğasını açığa vurma eğilimidir. Edebiyat bu muğlaklığın en açık seçik görüldüğü bölgedir; okurun ‘düzanlam’ ile ‘mecazi’ anlam arasında tereddüt ettiği, askıda kaldığı seçim yapamadığı ve ‘okunaksız’ hale gelen metnin dipsiz dilsel uçurumuna düştüğü bölgedir. Gelgelelim edebiyat eserleri bir bakıma başka söylem biçimlerine göre da az aldanırlar; çünkü kendi retorik statülerini, yani söyledikleri şeyin yaptıkları şeyden farklı olduğu ve bilgi iddialarının onları muğlaklaştıran mecazî yapılarla işlediği olgusunu örtük bir biçimde kabul ederler. Edebiyat eserleri doğaları gereği ironiktir de denilebilir. Başka yazı türleri de aynı derecede mecazi muğlaktırlar ama kendilerini su götürmez doğruyu iletir gibi gösterirler.” (Eagleton 2004: 181)

Lacan’ın arzu olarak nitelediği gösterenler sürekli tatmin edilmeye çalışılan bir yokluğun ifadesi olur. Dil de bu yokluk içinde var olur. Nesneleri, onlar yanımızda yokken dil göstergeleri ile ifade ederiz. Dil insan ile dolayımsız algı ve kökensel zevk alanı arasına girerek hem insanda bulunan güçlü ‘haz’ duyusunun büyük kısmını ‘bilinçaltına’ iter, hem insanı simgenin-kültürün alanına taşır. İnsanoğlu artık asla yitirdiği ‘kökensel zevk’ ve ‘dolayımsız algı’ alanındaki bütünlüğe erişemeyecek, gerçek ve son anlama ulaşamayacaktır, çünkü annenin bedeninden kopmuş, kökensel arzular ve dolayımsız algıdan uzaklaşmıştır. Dolayısıyla yitirmiş olduğu ‘annenin bedeni’ imgesini asla geri almayacaktır. Bu noktada insanoğlu çocukluk döneminde tamlık ve bütünlüğü yaşantıladığı ‘annenin bedeni’ yerine simgesel-kültürel alanda geçirdikleriyle yetinmeye çabalar; fakat asla ‘annenin bedeni’ boşluğunu doldur(a)maz. Sadece boşluğu doldurmak için aradığı ‘nesne’yi bulduğunu zanneder; fakat bulduğu sadece dil göstergesi olurken, onu tekrar tekrar kaybeder. İşte bu nedenle de bir zamanlar tamlık ve bütünlüğü ‘annenin bedeninde’ yaşayan ve daha sonra da ‘Ayna Evresi’ne girmekle bu tamlık ve bütünlüğü kaybeder. Bu noktada dil, aslında kaybedilen kökensel arzular ve dolayımsız algı, tamlık ve bütünlük alanındaki yokluğunun yerini eğretilemeleri aracılığıyla doldurmaya çalışır. Bu noktada “özneyi bir dil sistemi içinde düşünebilmek beraberinde ‘Gerçek’e özgü bir kayba gönderme yapmaktır. Başka bir deyişle, simgesel ve imgeselin temsil edilebilmesi öznenin artık ‘Gerçek’ten uzaklaştığı anlamına gelmektedir. Özneleşme süreci ile birlikte kaybedilen gerçeğe artık vekili olarak düşünülebilecek temsili bir gerçeklik cevap vermektedir. Kaybedilen nesne ise bir daha ulaşılmaz olan ve özneyi eksik bırakandır.” (Faraci 2009: 599) Çünkü bilinçdışında gösterilen sürekli sabit kalırken gösterenler çoğalır. Bir gösterilenin, gösterenlerinin çoğalması ise anlamı belirsiz ve bulanık hale getirir. Bu noktada gösterilene ilişkin ‘anlam’ ise kendini ele vermeyen ve son sınırları hiçbir zaman bilinmeyecek olarak kalır. Çünkü Lacan’a göre bilinçdışı bir temsil zinciridir. (Nasıo 2007: 67). Dil, taşıdığı değer yargıları ve anlamlarla hem gösteren hem de bastırandır. Bu nedenle Lacan’ın signifie tanımıyla “bir söylemin sahibi olmayan Büyük Başkası, bir söyleme ihtiyaç duymaksızın dünyadan biri aracılığıyla konuş”anın dili halinde görülür (Arslansoy 2009: 120). Lacan bu büyük Başka’yı kendine ait naif üslubuyla ortaya koymaya çalışır.

“Şimdi dünyaya bakıyorum (tam yazdığım bu anda) ve onu bir türlü anlayamamanın, onun bir türlü yakınına gelememenin, her imgenin, her hareketin, her sesin, her kokunun, her giysinin, her insanın kafamda ifade ettiği şeylerden uzaklaşamamanın bur sonucu olduğunu, sürekli aradığım o çekirdek-mutlağı, her şeyin arkasındaki koşulsuzu-Büyük Başka’nın yüreğini-kendi içimdeki ben nedeniyle elde edemediğimi biliyorum. Bir imleyenler zincirine mahkûm olmuş görüşümün, bana bunları bile yazdırabilecek ve beni kandırabilecek o ayartıcı ben’den ötürü olduğunu anlıyorum. Dünyada yalnızca kurulmuş, kayıt altına alınmış, neyin isminin ne olduğunu, neyden neyi anlamam gerektiğini bana öğreten bu ben’in varoluşunda dünyasızlaşıyorum. Öte taraftan dünyanın onun hâkimi o atan yüreğin, bana baktığında kendisini de beni de görmediğini seziyorum. Bana baktığında kendisini de beni de görmediğini seziyorum. Bana baktığında kendi nefes borusunun ucundaki ağız ile burnu, ve ruh-maddeye en çok yaklaşan bir çift gözü gördüğünü hayal ediyorum. Canlanmak canlı ve düşünen olmak, büyük Başka’nın kendisi olmayı, bütün olmayı değil, nefes alan ve gören başka olarak insan, büyük Başka’nın hizmetinde. Bahsettiğimiz felsefenin aynısı değil o, ben de değil çünkü ağzı, burnu ve gözü ona ait değil, bunlar ona başka. Böylece küçük başka insan, büyük Başka’nın hizmetkârı. Yine de unutmamalıyız büyük olan küçük olandan görüyor çünkü görmesi için her yerde varolmaması şart, oysa o büyük haliyle her yerde; yemesi ve nefes alması için her zamanda olmaması gerekiyor, oysa o zamandaki bütün ilişkilerin kendisi.” (Çelebi 2009: 238)

Bu noktada “konuşma eylemi egonun kendisi değil bilinçdışının kendisidir. Konuşan “özne-ben öyle bir yerdedir ki ona ‘ben’ denilemez. Anlam olarak “benden kaçan bir şey vardır.” (Üstermen 2009: 125) Burada konuşan ise bilinçdışında bulunan ‘büyük başka’dır. Dilin hep bir başkasının dili olduğunu söyleyen Lacan, “konuşmamın sahibi benim” diyen öznenin bir ilizyon gördüğünü iddia eder. Freud da bilinçdışının keşfiyle “ego” adlı evinden birden tekinsiz bir şekilde dışarı atılan özne Lacan ile birlikte dilden de sürülmüştür” (Arslansoy 2009: 120). Lacan’a göre de “bilinçdışı Öteki’nin söylemi” (Bowie 1997: 11) olurken dil de göreceliği ve öznelliği yansıtan aygıt konumunda kendini gösterir. Bunun en güzel örneği Sofokles’in Kral Oidipus eserinde görülür. Bu eserde “Kral Oidipus’un bilinçdışı kâhinin söylemi tarafından belirgin kılınır.” (Felman 2009: 89) Burada birey ve Oidipus bunu fark etmez çünkü “arzu kendisini sembolik kinayeli dil içerisinde, onun yerini alarak ifade eder., ancak bu durum özne tarafından fark edilmez.” (Felman 2009: 89) Lacan’ın da söylemin ‘büyük başkası’nın söylemi olduğunu işaret etmesi ve bir söylemin sahibi olmayan Büyük Başkası, bir söyleme ihtiyaç duymaksızın dünyadan biri aracılığıyla konuşanın dili olduğunu varsayması (Arslansoy 2009: 120) ve ‘büyük başkası’nı bilinçdışı olarak ortaya koyması, kendi psikanalizim kuramından transandantal algıyı ve bu algıda elde edilen a prori bilgiden uzaklaştırmak niyetinden kaynaklanır. Bu noktada Sartre ve Heidegger felsefî söylem ve sistemlerinde, Lacan da psikanalizim kuramında Husserl fenomenolojisinin tavrına benzer bir şekilde ‘nenelerin gerçekliğine dönmek için’ transandantal alanı ve bu alana ait olan apriori bilgiyi söylemlerinin parantezine alır ve dışlaştırır. İşte bu nedenle Lacan dili anakronik bir yapıda kabul ederek ‘özne’nin dilde kendini gösterdiğini kabul etmediğinden edebî yorumun da bahsi geçen özne’yi ortaya çıkaramayacağını düşünür (Tura 2007: 130). Hiç kuşkusuz gerek Lacan’ın psikanalizime dayalı olarak bu çıkışı gerekse dili anakronik olarak kabul etmesi diğer bütün fenomenolojik bilinç felsefeleri gibi felsefe ve edebiyat açısından ‘yorum’u incelemenin dışına çıkarmak çabasına girmesiyle sonuçlanır: “Günümüzde tefsir, yorum, açımlama gözden düştü. Susan Sontag’ın Against Interpretation (Yoruma Karşı). gibi kitaplar, modern felsefe için olduğu kadar, modern edebiyat için de merkezi bir gelişmenin altını çiziyorlar. Modern felsefede yirminci yüzyılın bütün okulları-ister pragmatizm, ya da fenomenoloji, ister voluşçuluk, mantıksal pozitivizm ya da yapısalcılık okulu öz konusu olsun- ortak bir tutumla içerikten vazgeçiyor, kendilerini gerçekleştirme olanağını biçimcilikte, töze ve insan doğasına ilişkin bütün önkabullerin reddinde ve metafizik sistemin yerine yöntemin geçirilmesinde buluyorlar” (Jameson 2008: 33).

Psikanalizim kuramında, bilinçdışı ve dilbilim ilişkisine önemli yer ayıran Lacan’ın bu tür bir yönelimi bazı filozoflar tarafından söylemlerle desteklenir ve onaylanır. Örneğin “temel bir felsefî disiplini olarak bilinen bilgi kuramı’nı da Wittgenstein, psikoloji felsefesi olarak niteler. O, bu amaçla, filozofların öteden beri yapageldikleri düşünce süreçlerinin incelenmesi yerine, dilin, dilsel işaretlerin incelenmesini” önerir (Soykan 2006: 88). Psikanalizim ile dilbilim ilişkisine Lacan’dan önce dikkat çeken Freud ise düşlerin linguistik anlatımlarla yakından ilgili olduğunu üzerinde durarak “herkesin kendi düş dili olduğunu” vurgulayanlara hak verir (Freud 1991: 152). Psikanalizim, felsefe ve dilbilim üzerinde ısrarla duran Lacan’a göre dil insanın gerçek ‘ne’liğine ait gerçeği bütünüyle açığa çıkarmak yerine gizler. Dilin konuşması insanın gerçek ‘ne’liğinin ipuçlarının saklı olduğu bilinçdışını gizler. Çünkü insanoğlu erken çocukluk döneminde yaşadığı kökensel arzu, mutlak tatmin ve dolayımsız algı alanına ait olan arzu ve isteklerini dili öğrenmesiyle birlikte bastırır. Böylelikle bilinçdışı varolurken insan da kültürün simgesel-dilsel alanına geçer. Böylelikle artık kültürün simgesel-alanında kullanılan dil göstergesine ait gösteren insanın gerçek ‘ne’liğini ve bu ‘ne’liğe ait olan arzu, istek ve hazları açığa çıkarmaktan ziyade gizler, saklar ve bastırır. Bu bastırılanlar daha sonra “bastırma mekanizmasını, kökenindekinden farklı birtakım simgelerle” aşılmaya çalışılarak “kendini görünüşte hiçbir anlamı olmayan rüyalarda, dil sürçmelerinde, hatalı davranışlarda, nevrotik semptomlarda” ifade edip “doyum yolları” arar (Tura 2007: 55).

Kökensel arzu, mutlak tatmin ve dolayımsız algı alanının yerini eğretilemeleriyle dolduran dil göstergesi, gösteren ve gösterilenden meydana gelir. Saussure’e göre “dil göstergesi bir nesneyle bir adı birleştirmez bir kavramla bir işitim imgesini birleştirir” (Saussure 1998: 109). Lacan, bilinçdışının oluşumundan hareketle, gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki üzeriden tek ve gerçek bir anlamın olamayacağı kanısındadır. Şöyle ki Lacan’a göre gösteren, gösterilene gönderme yaptığında diğer gösterenlerle de ilişki kurarak gösterileni ortaya koymaya çalışır. Böylelikle de anlam üretiminde gösteren ilişkili olduğu bağlar ve bağlamlardan ayrılır. Lacan’a göre anlam yönünden bir türlü ulaşılmakta güçlük çekilen gösterilen ve onu gösteren anlam üretimi yönüyle oldukça elverişli bir yapı özelliği gösterir. Özne de bu noktada kendinde ‘gösterilen’i anlamaya çalıştığında benzer durumdadır. Kökensel arzuların ulaşıl(a)mazlığı gibi, artık mutlak ve tek bir anlam da ulaşıl(a)mazdır. Çocuk dili öğrenirken dil göstergesinin öteki dil göstergeleriyle arasında farklı anlamlar taşıdığını, göstergenin gönderimde bulunduğu nesnelerin aslında var veya yokluğunun bir önem taşımadığını öğrenir; çünkü dil burada nesnelerin yerine geçerken, nesneye gönderimde bulunmak yerine, kendini nesnenin yerine koyar: “O zaman insanın yani ‘benim’ ağzımdan çıkan veya bilincimde dolaşan genellikle yabancılaşma hareketi olarak tanımlanan şey, yinelenen söz, dolaylı anlatım oluverir. Nedensizlik ilkesi gereği ‘ben’, artık kendi içerisinde değildir, içkinliğin en uç noktası olarak tanımlanan özbenliğini kaybetmiştir” (Boileau 2007: 15).

İnsanyavrusu dilin dünyası içinde, tek ve nesnel anlama, ‘varlık’ın aslına, yani gösterilene ulaşmak için bir gösterenden diğerine sürüklenip dururken varlık ve bu varılık’ı anlama yöntemi olan dolayımsız algıdan koptuğundan bunun yerine dil algısını geçirerek, dil sisteminin içinde kendini adeta sınırlandırır ve hapseder. Üstelik dil göstergesinin “bütünüyle nedensiz olduğu”, “anlamın tamamen toplumsal uylaşıma ve kabule dayandığı” bireyin “kendinde ve kendinden ‘doğal’ uygunluk taşımadığı” da göz önünde tutulursa dil tamamen bir hapishanedir (Jameson 2003: 35). Dolayısıyla da insanyavrusu için artık dil ve dilin taşıdığı tarihsel ve kültürel değer yargıları ve anlamların kurduğu kültürel gerçeklik düzleminde bu geçekliğin dışındaki bir ‘gerçek’e mevcut sunulu dilin sistemini kullanarak ulaşılması mümkün değildir. İmgesel dönemden dilsel-simgesel alana geçişle de birlikte varlık, gösterilen daima bir gösteren tarafından gizlenir konuma gelir, bu durum da sürekli ‘öteki’ne gönderme ve vurgu yapar. ‘Öteki’ anlamlandırma, farkına varma ve farkındalık ilişkisini ortaya çıkarır. Bu noktada insanyavrusu için ‘öteki’, Lacan’a göre artık ne anne, ne benzeri imajlardan olan aynadaki yanılsamadır. Buradaki ‘öteki’, artık Lacan’ın ‘büyük öteki’ olarak adlandırdığı dildir; çünkü “dildeki göstergenin baskısı her zaman önceliklidir, kendini hissettirir” (Boileau 2007: 15).

İnsan gelişimi açısından İmgesel dönemden dilsel-simgesel alana geçişle birlikte insanvrusunun erken çocukluk devresinde yaşantılığı kökensel arzular, mutlak tatmin ve dolayımsız algı hem yasaklanır, hem de ortadan kalkarak bilinçdışına bastırılır. Bunun amacı Simgesel/Dilsel/Kültürel alanda arzulardan, dolayımsız algıdan mutlak tatminden vazgeçilmesi halinde ezelî mutluluğa kavuşulacağı düşünülür. Burada Simgesel Foucalt’ın Lacan’a dayanarak dikkat çektiği gibi sadece yasa(k)layan değil aynı zamanda buyuran da bir alandır. (Pfaller 2009: 543) Bu nedenle hazların ve arzuların bilinçdışına itilmesi yaşam boyunca devam eder. Fakat bu bilinçdışına bastırılan alana ait olanlar bilinç’in hafiflediği zamanlarda her ne kadar ortaya çıksa da Lacan yukarıda bahsi geçen mutlak tatmin, kökensel zevk ve dolayımsız algı alanının bir daha geri getiremeyeceğini bu nedenle de hiçbir alanda tam tatminin ve zevkin yaşanamayacağının altını çizer; çünkü mutlak zevk tanımsızdır, bu zevki “gösteren, gösterenler yoktur ve dolayısıyla mevcut olmaya iki gösteren arasında ilişki olmaz” (Nasio 2007: 38).Zaten insanyavrusunun mutlak tatminine giden yoluna dilin-simgenin kurduğu kültürel alan başlangıçta ket vurmuştur. Ayrıca dil bununla da kalmayarak üzerinde tarihsel ve kültürel anlam ve değer yargılarını da mevcut ana taşıyarak yaşanılan anda kökensel arzuları bilinçdışına itmiş ve itmeye devam etmektedir. Üstelik dil benzetmeler ve Lacan’ın dikkat çektiği yüceltmelerle yüklüdür. Bu yüceltmeler ve benzetmelerde dil göstergesinin göstereni sürekli diğer gösterenler üzerine kaydığından gösterilenin anlamını bulanık ve belirsiz bir hale getirir. Lacan’ın tanımıyla böylesine bir dilde gösterilen aynı kalmasına rağmen gösterenlerin sayısı çoğalmıştır. Şizofrenik dil, “aslında bir tek gösterilenle pek çok gösterenin ilişkilenmesiyle ortaya çıkan bir söylemdir” (Tura 2004: 200). Gösterenin sürekli gösteren üzerinden kaydığı ve gösterilenin, anlamın, varlık’ın belirsiz kaldığı bu dil ise edebi söyleme oldukça yakındır.

Simgesel alana geçen insan dilin içinde kalarak gerçeklik düzlemiyle ilişkisini bu dile göre düzenler. Dil taşıdığı tarihsel toplumsal ve kültürel değer yargıları ve anlamlarla insana hazır verilerek iktidarını kurar. Lacan’a göre insan gerçekliği olmayan, yalnızca hayalden ibaret olan bu dille-gösteren zinciriyle hiçbir meziyeti ve hiçbir mahiyeti olmayan bu varlık âlemine bin bir çeşit güzel renk verir ve insan kendini güzel aldatır. Böylece varlık’a ve hayata bir mana yükler. Bu durum Husserl fenomenolojisinin yönelimsellik ilkesine uygun düşer çünkü Husserl fenomenolojisine göre varolan ‘kendinde şey’e ‘kendinde varlık’a kendisi için bir anlam ve varlık ifade etmez, ‘varolan’a anlam ve varlık yükleyen ‘özne’nin ‘bilinç’idir. Bu anlam verme doğada fiziksel ve bulanık durumda bulunan ‘varolan’ı ve gerçeklik düzleminde yenden kurar. Böylece ilk çocukluk dönemine ait olan-imgesel dönem ‘varolan’ı dolayımsız algılama kültürün simgesel-dilsel alandaki hazır sunulu dil öğrenilince ortadan kalkar artık ‘varolan’ın yerini dil göstergeleri alır. Bir işitim imgesi ve kavramdan ibaret olan dil göstergesinde dilin göstereni diğer gösterenlerle ilişkiye girip gösterge zinciri üzerinde gösterilene ait bir çok anlam üretirken gösterilen saklı kalır: “Başka bir şeyin anlamlı olarak yerini tuttuğu varsayılabilen her şey göstergedir. Gösterge kendi yerini tuttuğuna göre de bu başka şeyin var olması koşulu aranmaz.” (Tura 2007: 113). Bununla birlikte dil sadece bilinç düzeyinde algılanan gerçekliği kurmakla kalmaz aynı zamanda bilinçdışının oluşumunda da etkin rol oynar. Bu noktada Lacan, bilinçdışına bastırılan arzuların değil, arzuya karşılık gelen düşüncelerin bastırıldığını söylerken aslında ‘arzu’ üzerine düşünülmeyeceğini de göstermiş olur: “Kişi belli bir duygulanım ve heyecanı bilinçli olarak yaşantılar, ancak bunlara denk düşen fikirler her zaman bilinç alanında yer almaz, esas fikirler bilinçdışı kalırken bunların yerine başka fikirler bilinç alanını kaplar: Kişi duygularını tamamen farklı fikirlerle yorumlayabilir. Demek ki bilinçdışına bastırılan fikirsel temsilcilerdir, neyse o olan yani, doğal haldeki içgüdüler değil. İlk olarak bilinçdışı simgelerden oluşur. Çünkü simgeselleşmemiş bir düşünce düşünülemez” (Tura 2007: 68).

Lacan’ın dili “anakronik” bir tarzda ele alması dilin zaman ve uzamdaki insanın gerçekliğini aktarmaktan oldukça uzak kaldığının bir göstergesidir. Lacan’a göre “insanla dil arasındaki ilişki hiç de sorunsuz değildir; insanda ‘var’lığın ifadesini bulduğu yer değildir dil. Tam tersine insanla dil arasındaki ilişki, bilinçle bilinçdışı arasındaki gibi bir karşıtlık içerir. İnsanda ve insan aracılığıyla dilin konuşması, insanın susması anlamına” gelmektedir (Tura 2007: 130) Delacroix da dilin bilinçdışı yönüne dikkat çekerek ilkel toplumlarda, çocuklarda ve sıradan insanlarda dilin hiçbir zaman düşünümlü düşüncenin aynası olmadığı bir düşünüm aracı olmaktan çok bir eylem tarzı, bir davranış biçimi olduğunu ileri sürer (Cuvillier 2007: 252). Bu noktada Lacan’ın dilin anakronik oluşuna dair iki tespiti oldukça yerindedir. Bunlardan ilki, dil konuştukça-konuşulunca insanın susması, diğeri ise konuşanın insan üzerinden bilinçdışı, yani dile gerek duymayan ‘Büyük Başkası’ olmasıdır. Bu her iki önermede de bireyin konuştuğu vakit kendini tam olarak dış dünyaya veremeyeceği, yansıtamayacağı vurgulanır. Dilin anakronikleşmesine bilinçdışı sebep olurken mantık-rasyonellik bir nevi ‘üstben’ ve ‘ben’ gibi bir işlev görerek insanoğlunun bastırılmış bütün düşüncelerini ve kökensel arzularını dile getirmesini engelleyip metaforik ve simgesel bir anlatıma yönlendirerek üst üste yığılan göstergeler aracılığıyla yüceltmelere sebebiyet verir. Lacan’a göre sosyo-kültürel düzene ve simgesel dil alanına geçiş olan Oidipal evrede hem sosyo-kültürel öznenin hem de bilinçdışının kuruluşu gerçekleşir. Yine bu evrede “öznenin Oidipus aracılığı ile bağlandığı kültürün dünyasında gerçekleştirdiği kültürel yüceltmeler zinciri” (Tura 2007: 179) de ortaya çıkar. Lacan’da Ben’in savunma mekanizmaları olan bastırma, yüceltme ve semptom oluşturan diğer mekanizmalar “bir tek edimde gerçekleşir. Bu edim de dilbilimsel metafor kavramında anlatımını bulur. İnsan kültürün simgelerinde metaforlarla yüceltirken metaforun ardında kalan gösteren bilinçdışına bastırılmış” (Tura 2007: 180) duruma getirilir.

Özne, Oidipal süreç sonucunda simgesel sisteme geçerek kendini kurar ve dil ile gerçeklik sistemini oluştururken bilinçdışı ve kültürel değer yargılarının kabulü bir yarılma sonucunda ortaya çıkar. Lacan’a göre başlangıçta öznede bilinçdışı ve kültürel alan mevcut değildir. Oidipal dönemindeki simgeleştirmelerden hareketle öznenin imgeseli ve gerçeğe geçirebileceği ve gelişimini kazanabileceği bir başlangıç konumu belirlenirken bilinçdışı da yavaş yavaş oluşmaya başlar. Bu noktada, özne ancak kültürün dilsel-simgesel alanına geçildiği ve bu sistemle bütünleştiği ölçüde gerçekleşir. İmgesel ve gerçek, öznede yapılanmaya başlarken gerçek dünyada “insanlaştırılmış, simgeselleştirilmiş, primitif gerçekliğe simge ile sokulan “transandans”dan yapılmış bir dünya”.olarak algılanır. (Tura 2007: 188). Oidipal süreçte, dil sayesinde yapılan simgeleştirme sonucunda biyolojik insanı kültürün düzenine bağlar. Böylelikle insan gerçekliği dolayımlı bir gerçeklik haline gelirken bu noktada Kantçı bir eğilimle Lacan da “dış dünyanın, ancak dilin “kategori”leri çerçevesinde ele alınabileceğini” düşünür (Tura 2007: 190). Primitif gerçekliğe simge ile sokulan “transandans”dan yapılmış bir dünyadan bahsedildiğinde “transandans” kavramının Kantçı felsefenin en önemli kavramlarından biri olduğu hatıra getirilmelidir. Kant “nesneleri değil de, genel olarak nesneleri aprioriolarak bilişimizle uğraşan her bilgiye transandantal” (Bozkurt 2008: 111) bilgi adını verir.

Lacan klinik çalışmalarında edindiği yukarıda verilen bilgi ve olguları daha sonra dilbilim ve felsefeyle destekleyerek psikanalizim kuramını kurar. İnsanın gelişim sürecinde başlıca iki dönem kabul eder. Bunlardan ilki mutlak tatmin, kökensel arzu ve dolayımsız algı alanı ve ‘Ayna Devresi’nin de içinde bulunduğu İmgesel/Doğal Dönem, bir diğeri ise Oidipal süreç sonunda çocuğun dili öğrenmesiyle başlayan İmgesel alanın bilinçdışı’na bastırıldığı Simgesel-Dilsel/Kültürel dönemdir. Lacan’ın ortaya koyduğu bu iki dönemin özelliklerini Nial Lucy Postmodern Edebiyat Kuramı adlı kitabında şu şekilde kümeler.

İmgesel                                Simgesel

                               bebek                                    erişkin

                               dişil                                        eril

                               duyumsal                             mantıksal

                               sezgisel                                  rasyonel

                               kişisel                                    kamusal

                               Oidipus öncesi                     Oidipus

                               bütüncü                                ikici

                               doğru                                     yanlış

                               önce                                      sonra

            Lacan’ın ortaya koyduğu bu değerler ve sınıflamalar sistemi imgesel/simgesel karşıtlığı edebiyata uygulandığı zaman şu gruplamalar görülür.

İmgesel                                Simgesel

                               şiir                                          nesir

                               lirik                                        epik

                               romans                                 anlatı

                               metakurgu                           gerçeklik

                               özdeyiş                                  deneme

                               parodi                                   ironi

                               sanat                                     kuram

                               yaratıcılık                            eleştiri (Lucy 2003: 53)

            Lacan daha da ileri giderek insanoğlunun kaderinin bu iki dönem İmgesel/Doğa-Simgesel/Kültür arasında gidip gelme olarak çizilmiş olduğunu düşünür. İnsanın yolculuğu gerçek İmgesel döneme ait unsurları barındıran ve bilinçdışı’na bastırılan gerçek ‘ne’likten simgesel/kültürel ‘kim’liğe doğrudur. İmgesel döneme ait olan hazları, arzuları, algıları dili ve dilin taşıdığı değerler ve yasa(k)lar nedeniyle bilinçdışına iten insan Simgesel/Kültürel dönem de gerçek ‘ne’liğine yabancılaşmış bir konumdadır. İşte bu nedenle insan, mutlak tatmin, kökensel arzu ve dolayımsız algı alanının bilinçdışına iterek kendi gerçek “ne”liğine yabancılaşma yolunda ilerlerken bu yolculuğun farkında olan genelde sanatçılar, özelde ise şairler, yazarlar ve felsefeciler Simgesel/Kültürel değer yargılarını ve yasa(k)larını kabullenmiş insanının uzaklaştığı gerçek ‘ne’lik alanı kökensel arzu, mutlak tatmin ve dolayımsız algı alanı olan İmgesel/Doğa’ya doğru yol almaya çalışırlar. Yani hadım-iğdiş edilmek istemezler, korkarlar. Bu noktada şair, yazar ve felsefeci sürekli Simgesel/Kültürel alandan insanın gerçek “ne”lik alanı olan İmgesel/Doğa alanına yaklaşma çabası içindedir. Onlar sadece bu çabanın içinde değiller aynı zamanda böylesine bir geri dönüş çabasının söylemini de geliştirirler. Edebi eserlerin çoğunda bu çaba İmgesel/Doğa dönemi ile Simgesel/Kültürel dönemin imgeleriyle bir karşıtlık içinde verilir. Örneğin Turgut Uyar, Yâd adlı şiirinde bu karşıtlık çok bariz şekilde görülür.

Neşelerim geride kaldı eski günlerde,

Güzel günlerim vardı yağmurlarla ıslanan

O doğduğum diyarda, o kuru ve ıssız yerde,

Petrol değil masaldı lâmbalarında yanan

Neşelerim geride kaldı eski günlerde

            Hiç kuşkusuz yukarıda Lucy’in genel olarak verdiği İmgesel/Doğa ve Simgesel/Kültür alanına ait imgeleri biz daha da detaylandırabiliriz. Turgut Uyar’ın şiirinin başlığı Yâd, yani en derin yapıda kaybedilen ve bir daha da erişilmeyecek olan mutlak tatmin, kökensel arzu ve dolayımsız algı alanı olan İmgesel dönemin yâd edilmesidir. Şiirin bütününe bu tema yansımaktadır. Bu noktada Yâd şiiri İmgesel/Doğa ve Simgesel/Kültürel dönem karşıtlığını vermek amacıyla zengin imgelerle kaleme alınmış bir şiirdir. Örneğin yukarıdaki mısralarda “neşe” İmgesel döneme ait bir duyuş olurken “yağmur”, “ıslanmak” “kuruluk” “ıssızlık” doğaya ait yine İmgesel dönemin imgeleridir. Yukarıdaki mısralarda bunun karşıt kutbunda yer alan Sembolik/Kültürel döneme ait imge ise “petrol”dür. Bu imgenin karşıt anlatımında lambada yanan masal imgesinde ise gösterenin altında yer alan gösterilenin tamamen kaydığı, anlamın ve varlık’ın kaybolduğu görülür. Bu anlatımda sadece gösterenler mevcuttur. Yani “masalın lambada yanması” imgesi Barthes’in yukarıda işaret ettiği gibi metin içindeki çatlaklardır.

            Hiç kuşkusuz şairin veya yazarın diğer öznelerin aksi istikametinde Simgesel/Kültürel’den İmgesel’e/Doğa’ya yol aldığı, iğdiş-hadım edilmek istemediği gidişatını metinlerindeki imgeleri takip edilerek çok kolay bulunabilir. Çünkü Freud, “benden önce şairler ve filozoflar zaten bilinçdışını keşfetmişti, ben yalnızca bilinçdışının incelenmesini sağlayacak bilimsel yöntemi keşfettim” (Phillips 2007: 28) ifadeleriyle insanın gerçek ‘ne’liğinin saklı olduğu alan olan İmgesel döneme ait unsurların bastırıldığı ‘bilinçdışı’nın şairler ve filozoflar tarafından kendinden daha önceleri keşfedildiğini belirtir. İşte Sezai Karakoç’un insanın genel yazgısı olan İmgesel/Doğal alandan Simgesel/Kültürel alana geçmekle kaybettiklerini anlatan mısraları.

“Çocukluğun güllerin kasabasıydı sanki

Baharda anne ve gül çifte aynaydı sana

Ve gençlik yıllarında son ışıklar perisi

Gibi gelen sevgili gül ve aynaydı sana

Sonra güller ezildi aynalarsa devrildi

Ne anne ne sevgili ne gül kaldı ne ayna

Kala kala ağlamak armağan sana şimdi

O ise uzaklarda dalmış öz rüyasına”

Karakoç’un bu mısralarda kaybedilmekle acısı çekilen zaman dilimi, Oidupus Karmaşası’nın ardından dilin ve dilin üzerinde taşıdığı değerlerin öğrenilmesiyle birlikte kaybedilen mutlak tatmin, kökensel arzu ve dolayımsız algı alanı olan İmgesel/Doğa dönemdir. Bu mısralarda geçen “çocukluğun güllerin kasabası” “anne ve gül” ün “çifte ayna” olması anlatımında ise gösterilenler çoktan gösterenin altından kayıp gitmiştir. Lacan’ın psikanalizim kuramında da gösterilenin gösterenin altında sürekli kayışı aslında gerçekliğin de dilin ve her türlü anlamlandırmanın altında kalması anlamına gelir (Lucy 2003: 50). Böylelikle de Lacan’a göre bu durum bir nevi nesnelerin kayboluşudur; çünkü “işaret tetikleyicilerin (imleyenlerin) oluşturduğu zincir sürekli olarak bir şeyin yerine başka bir şeyi koymadan oluşur.” (Moati 2009: 320) Bu kullanımlarda artık gösteren gösteren için mevcuttur. Lacan’ın başka bir gösteren için özneyi temsil eden olarak tanımladığı gösteren’in diğer bir gösteren için var olması soyut durumunu Zizek şu örnekle açıklığa kavuşturur.

“Eski hastane yataklarının ayakucunda hastanın göremeyeceği biçimde yerleştirilmiş, üzerinde çeşitli tablolar ve hastanın ateşi, kan basıncı, aldığı ilaçları vs. içeren bilgiler olan küçük işaret tahtası bulunurdu. Bu işaret/im tahtsı hastayı temsil ederdi-ama kimin için? İlk akla gelen cevap olan diğer özneler (yani onu sık sık kontrol eden hemşire ve doktorlar) için değil öncelikli olarak diğer imleyenler içindi. İşaret/im tahtasındaki verileri anlamlandırmayı sağlayan simgesel tıbbi bilgi için.” (Zizek 2009: 710)

Buradaki örneklemde de gösterilenin göstermeye çalıştığı hakiki anlam ve varlık gösterenin altından kaymıştır. Yukarıdaki Karakoç’un mısralarda geçen güllerin ezilmesi ve aynaların devrilmesi ise çocuğun, Lacan’ın “Ayna Evresi” adını uygun bulduğu bir devreyle yukarıda gösterildiği gibi dolayımsız algı, mutlak tatmin ve kökensel arzu alanından çıkmasıdır. Dolayısıyla Oidipus Karmaşası’nın ardından özne’nin Simgesel/Kültürel alana geçmesidir. Simgesel alana geçen özne artık Simgenin/Kültürün dolayısıyla da babanın yasasına tabidir. İşte insandaki mazi hasreti, mazinin yüceltilmesi, taransandantal hale sokulması, kaybolmuş cennet gibi uzak zaman ve mekânlara dönüş hasreti hep İmgesel/Doğa döneme atıf yapar; çünkü bu dönem kaybedilmiştir. Bu dönem yukarıdaki mısralarda görüldüğü gibi “uzaklarda öz rüyasına dalmış”tır.

            Hiç kuşkusuz Karakoç’un yukarıdaki dizelerde hem İmgesel-Simgesel alan hem de bilinç-bilinçdışı kültür-doğa karşıtlığı mevcuttur. İnsanlar yukarıda bahsi geçen otantik hayat alanı olan İmgesel döneme ait hazlarını, istençlerini ve arzularını, yasa(k)ların, değerlerin, ‘bilinç’in ve rasyonel aklın baskısı altına kaldıkça yaşadıkları ortamda bilinçdışına iterler. Bu noktada doğa-kültür karşıtlığı; bir nevi gerçek “ne”lik-kültürel “kim”lik, bilinçdışı-bilinç, kökensel arzu-değer yargıları, dolayımsız algı-dilsel-simgesel algı karşıtlılarını sembolize eder. İşte bu nedenledir ki Lacan’a göre “öznenin tüm dramı, doğa-kültür karşıtlığında düğümlenir” (Tura 2007: 203). Bundan dolayıdır ki Turgut Uyar, şiir kitabına Dünyanın En Güzel Arabistanı adını uygun görürken, Cemal Süreya ise Üvercinka şiirinde “Bütün kara parçaları” içerisine Afrika’yı dâhil eder. İşte burada Arabistan ve Afrika Lacan’ın psikanalizm kuramına göre öznenin kaybetti İmgesel/Doğa dönemine ait imgelerdir. Bu iki mekânda henüz Simgesel/Kültürel alana ait bilinç’in baskısı mevcut değildir. Yine benzer şekilde Sait Faik’in Alemdağı’nda Var Bir Yılan adlı hikâyesinde de İmgesel/Doğal alan ile Simgesel/Kültürel alandaki doğa ve şehre ait imgeler tam bir karşıtlık içinde sunulur. İmgesel/Doğal döneme ait mekânı veren bu imgelerin zıddı olarak Lacan Roma’da yaptığı bir konuşmada “kent taşlardan değil sözcüklerden kuruludur” (Bowie 2007: 53) cümlesiyle hem mekân olarak Roman’ın Simgesel/Kültürel alana ait olduğunu hem de kentte yaşayan ve dille aktarılan değerlerin İmgesel/Doğa döneme ait olan hazları, istenç ve arzuları bilinçdışına acımasızca bastırdığına dikkat çeker.

Hiç kuşkusuz şairler, psikanalistler gibi Simgesel/Kültürel alanda ‘bilinç’li ve rasyonel bir hayat karşısında bireyin psişik dünyasının ‘yara’landığını düşünerek çocukluğun erken dönemlerinde bir zaman yaşanan ve sonra Oidipus Karmaşası’nın ardından dil ve dilin üzerinde taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamların öğrenilmesi döneminde kaybedilen kökensel zevk, dolayımsız algı ve mutlak tatmin alanına yönelir, bu alana dikkat çekerler. Ayrıca onlar, bireyin dili öğrenmesiyle geçtiği kültürün simgesel-dilsel alanının da istek, arzu ve zevkleri bastırıp bilinçdışına ittiğini de hesaba katarak insanın gerçek ‘ne’liğinin ipuçları olan kökensel zevk, mutlak tatmin ve dolayımsız algı alanı olan otantik hayat alanı bilinçdışına dikkati yönelterek bu alanlarda edindiklerini şiirlerinde yansıtırlar. Böylelikle şiirde görülen kültür-doğa, bilinç-bilinçdışı, değer yargıları-kökensel zevkler, rasyonel algı-dolayımsız algı gibi karşıtlıklar belirir. Şair hiçbir zaman Simgesel/Kültürel alanın dili ve dilin üzerinde taşıdığı değerler ve Lacan’ın psikanalizim kuramına göre ‘baba’nın yasa(k)ları tarafından iğdiş-hadım edilmek istemeyerek doğayı, bilinçdışını, kökensel zevkler alanını ve Diyonizyak bir tavırla dolayımsız algıyı tercih eder.

Bu noktada şairin elindeki en önemli psişik aygıt düşlerdir. Gündelik yaşamda baskın hâle gelen Simgesel/Kültürel alan güçlendikçe özne’nin İmgesel döneme ait haz, zevk, istek ve arzuları gibi insanın öznel duyumlarını ve istençlerini de bilinçdışına gönderir. Bilinçdışına gönderilenler ise yaşamda rasyonel akıl, dil ve değerlerle sürekli sansüre tabi tutularak gündelik hayatta ortaya çıkması engellenir. Bu engeller de ancak rasyonel akıl, ‘bilinç’, oturmuş dil ve değerlerin askıya aldığı zaman ve eylemlerle oraya çıkar. İşte bu zaman ve eylemlerden biri en önemlisi düşlerdir. Sigmund Freud düşlerin bastırılmış isteklerin gerçekleşmesi olarak tanımlar. Bu nedenle düşler psişik eylemlerdir. Düş “arkasından bir özlem, bir üzüntü, tatmin olmamış bir istek” vardır ve bu nedenle düşlerde gündelik olaylara tepki olduğu gibi bir isteğin açık ve doğrudan gerçekleşmesi de vardır. (Freud 2007: 134). Henri Bergson da, Freud gibi düş’ün “ben’in derinlikleri hakkında bilgiler verdiğini kabul etmekle birlikte” “düşü uyanıklıktan ayıran” yapının olmadığını düşünür (Cuvillier 2007: 135). Bergson’a göre düş; “içinde yoğunlaşma çabasının eksik olduğu tam bir zihinsel yaşamdır. Düşte hâlâ algılıyoruz, hâlâ anımsıyoruz, hâlâ akıl yürütüyoruz. Düş görende algılar, anılar ve uslamlamalar çoğalabilir çünkü zihin alanında çokluk, çaba gösterme anlamına gelmemektedir. Çaba gerektiren şey ayarlamanın kesinliğidir” (Bergson 2007: 135). Bergson düşte görülenin gündelik hayatta en az fark edilen olduğunu düşünür; çünkü “düş gören ‘ben’ dalgın, gevşeyen bir bendir. Onunla en iyi uyumu gösteren anılar, çabanın iznini taşımayan dalgınlık anılarıdır” (Bergson 2007: 137). Freud, Jung ve Lacan’ın psikanalizim kuramlarına dayanılarak ifade edildiği gibi düşler bilinçdışına yönelerek insanın gerçek ‘ne’liğine ait önemli ipuçları sunarlar. Sartre her ne kadar Freud’u ve psikanalizimi eleştirse de Varlık ve Hiçlik adlı fenomenolojik ontoloji denemesinde ‘kendi için varlık’ı ortaya koyarken dile getirdiği “ne ise o olmayan ve ne değilse o olan bir varlık” tanımlaması (Sartre 2009: 140) insanın gerçeklik dil ve dilin taşıdığı kültürel, tarihsel ve toplumsal değer yargıları ve anlamların baskısı yüzünden göründüğü gibi bir varlık olmadığı gerçek varlığının ise görünmediği yani bilinçdışına bastırdıklarından oluşturduğunu dile getirmiştir.

Bu noktada insanoğluna ait bütün çocukluğunun erken döneminde yaşantıladığı dolayımsız algı, kökensel arzu ve mutlak tatmin alanına ait olan uzantıları, bilinçdışına bastırılan içdürtü, içgüdü, istenç, arzu ve zevkleri kültürün dilsel-sembolik alanından bütünüyle kaldırmak ise Jung’a göre organizmanın psişik yönden dengesini bozduğu, Nietszsch’ye göre ise insanın içgüdülere yönelimine ket vurduğu dolayısıyla oldukça sakıncalıdır. Çünkü bilinçdışına bastırılanlar yaşam boyunca hayatı taciz etmekle kalmaz bazen sapkınlığa varacak kadar hayatın konforunu da bozar. Bunun nedeni de insanların gündelik ilişkilerinde anlatımların tam olabilmesini sağlamaya çalışarak dil ve düşüncedeki fantezileri bilinçdışına atmakla çözüm bulmuş olmasıdır. (Jung 2007: 43). Hal böyle olunca da “psikologların ruhsal kimlik ya da “participation mystique” dedikleri” alan yaşanan gerçek hayatta kaybolur (Jung 2007: 45).

Bu gerçeklik kaybolduğu zaman insan, kendisine hazır sunulan dil ve dilin taşıdığı kültürel, tarihsel ve toplumsal değerler/simgeler/kabuller/gösterenlerle bir yanılsama gerçeklik kurar. Nietzsche’nin dikkat çektiği gibi bu yanılsama gerçeklik zamanla insanı içgüdüleriyle, bilinçdışıyla ilişki kurmasını engeller ve insanı kendine yabancılaştırır. Psikanalizime göre rasyonel ‘bilinç’le hareket eden birey kültürün simgesel-dilsel alandaki yanılsama karşısında arzu, istek ve zevklerini ‘bilinçdışına bastırır. Bu bastırmanın şiddetine göre de ‘bilinçdışına bastırılanlar bazen gündelik hayatın konforunu bozacak şekilde organizmayı taciz eder. Çünkü “arzu özne üzerinde konuşur, özne ise ötekinin arzusunu konuşur, Varlığın ötekiyle ilişkisinde paronayak potansiyel çerçevesinde düşünüldüğünde arzu her zaman önemli pantazmatik ilişkinde kendini gösterir.” (Labbie 2009. 75) Böylesi durumlarda özne açısından “travmatik yara sahnesine geri” dönülerek, bu sahneyle “yüzleşme anında öznelliğinin temelini oluşturan bu sahneyi terapistin yeni yönlendirmesiyle daha ‘olumlu’, iyimser ve yaratıcı bir anlatımla ‘yeniden yazma’” (Zizek 2009: 707) ile hayatın konforuna geri dönülmesidir. Aşağıda örüleceği gibi bu ‘yeniden yazma’ noktasında edebi eser de bu işlevi görmektedir. İşte tüm bu nedenlerden dolaydır ki gerçeklik düzleminde dil ve dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamların kurguladığı yanılsamanın bir ölçüde kırılması gereklidir. Bunu kıracak ise Nietzsche’nin teklif ettiği ‘bilinç’i, oturmuş dili ve değerleri askıya alan Diyonizyak eğilimdir. Yine bahsi geçen yanılsama gerçekliğini kırmak için Husserl’in işaret ettiği gibi dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamların ‘ paranteze alınması’ gerekir. Lacan ise daha bir karamsardır; çünkü özne, dil ve dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamları öğrenip bir yanılsama alanı olan kültürün simgesel-dilsel alanına geçtikten sonra kaybettiği kökensel zevk, dolayımsız algı ve mutlak tatmin alanına bir daha dönemeyecek bu alanla kültürün dilsel-sembolik alanı arasında gidip gelecektir. Kaybettiği alanların yerine ise kültürün dilsel-sembolik alanının gösterenlerini yerleştirecektir.

Sembolik alanın gösterenlerinin ise dile getirdiklerinin yanında getir(e)medikleri daha fazladır. Bu noktada gösterenler, ‘varolan’la kurulacak dolayımsız algıya ket vurmuş ve ‘varolan’ın gerçek ‘ne’liğinin önüne geçmiştir. Özellikle de dil, taşıdığı tarihsel, kültürel, toplumsal değer yargıları ve anlamlarla gerçeklik düzlemi ve ‘varolan’ üzerinde bir yanılsama ile bireyin istek, arzu ve zevklerini bastırarak bunları ‘bilinçdışına itmiştir. Lacan’a göre dil, gizler ve hakikatten uzaklaştırır; çünkü insanın kendi gerçeğini, bir söylem içinde tanımlar ve bir imgenin yanılsamalı etkileme bağlayan yönleriyle öne çıkar. İşte bu nedenle önceden hazır sunulu olan dil ve bu dille kurulan söylem ‘bilinçdışını açığa çıkaramadığından insanın gerçek ‘ne’liğini ortaya koy(a)maz: “Bilinçdışı herhangi bir dilden yahut en az iki ayırt edilir unsur barındıran herhangi bir söylem kesitinden tekrar tekrar oluşturulabilen bir dildir. Descartes, Hegel ve Heidegger tarafından ortaya atılmış felsefî önermelerin ya da Shakespeare, Gongora veya Hugo tarafından ortaya konmuş şiirsel ifadelerin bilinçdışı nezdinde hiçbir özel konumu yoktur. Bilinçdışının ürünlerini yorumlayacak kişi ‘bir sanat ve tefekkür ansklopedisi olduğu kadar sıkı bir FliegenedBlatter (Freud’un rüya yorumlarında gönderme yaptığı ünlü bir Alman mizah dergisi) okuru olmalıdır; bilinçdışı modelleri kuracak kişiyse insan sesinin duyulduğu-bir çocuğun değişik tonlamalı ağlamalarında olduğu kadar çok heceli yetişkin sohbetlerinde de-her yerde işitilir olan yapanın çağrısına kulak vermelidir.” (Bowie, 2007: 80).

Bu ifadelerde geçen edebî söylemlerde ‘bilinçdışına ait alanın ortaya konulamadığına dair düşüncelerin en önemli nedeni, edebî dilde kullanılan metafor, sembol ve söz sanatlarının meydana getirdiği yüceltmelerin bireyin arzu, zevk ve istençlerini daha derinlere, ‘bilinçdışına itmesidir. Bu noktada yüceltmeler bireyin arzu, zevk ve istençleri karşısında bir nevi kültürün simgesel-dilsel alanının baskın olan öğeleridir. Lacan metaforlarla yüceltmenin olduğu her ifadenin insanın gerçek ‘ne’liğine ait dolayımsız algı, kökensel zevk ve mutlak tatmin alanına ait olan istençleri, zevkleri ve arzuları daha baskın bir hâlde ‘bilinçdışına ittiğini düşünür. İşte bu noktada bir metindeki veya edebî eserdeki söz sanatları, metafor, sembol, mecaz ve imgesel anlatım, metnin estetiğini ne kadar güçlendirirse yazarın veya şairin kökensel zevk, mutlak tatmin ve dolayımsız algı alanlarına ait olan zevk, istenç ve arzularını metne yansıtmasını o kadar imkânsız hâle getirir. Çünkü metofor, sembol ve söz sanatları yüceltmeler meydana getirir ve bu yüceltmeler de hem dolayımsız olarak algılanmak istenen gerçeğin, hem de bilinçdışına bastırılan arzu, istenç ve zevklerin üzerine düğüm üstüne düğüm atmaktadır. Bu nedenle; “Lacan’ın insanı, Heidegger’in dille bütünleşen, onun aracılığıyla dilin (tarihin, zamanın, varlığın) konuştuğu insanından tamamen farklıdır. Heidegger’da insanla dilin ilişkisi sorunsuzdur, Sıradan insanların söyleminde dile gelen, ontolojik düzeyde değilse bile ontik düzeyde bir hakikattir. Filozofa düşen bu ontik düzeyi yorumsamayla kökenine bağlamak, ondaki ontolojiyi açığa çıkarmaktır. Heidegger’de dil kendi döngüsel etkileri (ontiko-ontolojik gidip gelmeleriyle) hakikati sergiler. Oysa Lacan’da dil, gizleyen hakikatten uzaklaştıran, insanın kendi geçeğini söylem içinde tanımlanan bir imgenin yanılsamalı etkileme bağlayan yönleriyle öne çıkar” (Tura, 2007: 147).

Pek tabii ki şair ve yazar bu yanılsamayı kendine hazır sunulan dil ve dilin üzerinde taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamlarla kurar. Bu tür kurulan bir yanılsama da Nietszche’nin işaret ettiği gibi şair ve yazarı, insanı gerçek ‘ne’liğinden, dolaysız algılamadan, içgüdülerinden uzaklaştırır. Freud. Jung ve Lacan’ın ortaya koyduğu gibi insanoğlunun yaşamının en otantik tarafı olan bilinçdışına ulaşmasını engeller. Nietszche’nin işaret ettiği Diyonizyak tavır aslında bilinçdışına ulaşmada engel teşkil edecek olan dil ve dilin taşıdığı toplumsal, tarihsel ve kültürel bütün değer yargıları ve anlamları paranteze alıp, dışlaştırarak gerek ‘saf ben’i gerekse gerçek ‘ne’liği ‘dolayımsız’ olarak algılamak ister. Özellikle de Nietzsche’nin Diyonizyak, Freud ise yaratıcı yazarlık olarak tanımladığı yazma ediminde şair ve yazarlar, Lacan’ın psikanalist teorilerinde ortaya koyduğu gibi kültürün simgesel-dilsel alanını aşmada ‘dolayımsız’ algılamaya yönelirler. Bu nedenle Freud’un, “yaratıcı bir yazı, tıpkı bir gündüz düşü gibi, çocukluktaki oyunların bir devamıdır ve bunların yerini tutar” (Phillips 2007: 26) iddiasında bulunur. Bu çeşit yazılar, Lacan’ın psikanalist teorilerinde ortaya koyduğu kültürün dilsel-simgesel alanına girdikten sonra bastırılan kökensel arzulardan oluşan insanın en otantik hayat alanı olan bilinçdışına ait belirlenmemiş, el değmemiş, alışılagelmemiş istek ve duygularının eseridir. Bu tür yaratıcı yazılar, henüz sadece birey açısından simgeleşmiş fakat kültürün dilsel alanında ve toplumsal yapısında pek de kabul görmeyen arzu ve istençleri paylaşabilir bir biçime sokmanın başarısını sağlarlar. Ferud’a göre, bu yazılardaki düşleri “öğrendiğimizde bizi tiksindirir ya da en azından etkilemez. Ama yaratıcı yazar genellikle kendi kişisel düşleri olarak algıladığımız şeyleri anlattığında yiğit bir haz duyarız” (Phillips 2007: 27). Böylelikle haz tiksintiden kurtulur, çıkarılıp alınırken yazar da görünüşte imkânsız olanı başarmış olur; çünkü o, aşırı bilinçle kurulan ve rasyonel gerçeğe gönderimde bulunulan yazılar karşısında kültürün simgesel-dilsel alanında bastırılan insanın unutulmaya yüz tutmuş otantik hayat alanı bilinçdışına ulaşmaya çalışmaktadır. Freud’a göre edebî eserler aracılığıyla “bir topluluk hissini yeniden oturtulmayanı başarırız, yalnızca birbirimizden zevk almaya değil, aynı zamanda şimdiye kadar iğrenç gördüğümüz fikirlerimizden de zevk almaya ayartılırız” (Phillips 2007: 27). Böylelikle “gündüz düşlerinin bu “estetik” “değişimi ve gizlenmesi” aracılığıyla yaratıcı yazar “bundan böyle kendimizi ayıplamadan ya da utanmadan kendi gündüz düşlerimizin zevkini çıkarmamızı” sağlar (Phillips 2007: 27). İşte bu noktada edebiyat, edebî eser ahlâkî olarak belirsiz, tikel bir görevi yerine getirerek arzu edinileni kabul edilebilir duruma tümel hale getirir. Bu noktada edebî eser “toplum içerisinde mutlu bir şekilde aykırı olma, normalde yasaklı olan arzuları bilinir kılma” (Phillips 2007: 27). sanatı olurken, bu anlamda edebiyatın da bastırılmaya yüz tutmuş insan hayatının en otantik alanı olan ‘bilinçdışı’ ve ‘saf ben’e yönelmiş olmakla reel hayatın aşırı bir şekilde rasyonel edilmesinden doğan yaralarını temizlemek, bir denge kurmak gibi terapi görevini üstlendiği görülür. Aslında yazar ve şair, kültürün simgesel-dilsel alanı tarafından kurulan “belirli bir raddeye kadar üstbenin ahlakçı zincirlerini aşan idin belagatli elçisi”, (Phillips 2007: 28) bilinçdışının bir rehberi durumundadır. Bu noktada “Freud’un yaratıcı yazar figürü belki de en iyi veya en tatminli şekliyle ‘ben’dir. Dış dünyanın kıtlığı, ‘üstben’in tahribatları ve ‘id’in açgözlülüğüyle yüz yüze” olan insan açısından şair ve yazar “mutluluk için son umuttur”; çünkü onlar “paçasını kurtarabilen” kişilerdir (Phillips 2007: 27). İşte bu noktada roman, şiir ve diğer edebî türler insanın biyolojik varlığına ait kökensel arzularını bastırıldıkları yerden çıkarıp Simgesel/Kültürel alanda katlanabilir kılar.  

Kaynakça

 

Althusser, Lous, (2008), Psikanaliz Üzerine Yazılar, (çev. İvrem Keskinoğlu) İstanbul, İthaki Yayınları

Arslansoy, Ertan (2009), “Ses Vecd ve Cezbe” Mono KL, Sayı 6-7

Başer, Nami (2010), Lacan, İstanbul, Say Yayınları

Bergson, Henri (2007), “Düş”, Felsefe Yazarlarından Seçme Metinler (haz: Armand Cuvillier, çev: M. Mukadder Yakupoğlu), Doruk Yayımcılık.

Boileau, Laurnt-Danon (2007), Psikanaliz ve Dilbilim (çev: Mehmet Baştürk), Ankara, De Ki BasımYayın.

Bowie, Malcolm (2007), Lacan (çev: V. Pekel Şenel), Ankara, Dost Kitabevi.

Chevalier, Jacques (2007), “Fikir ve Gerçek”, “Birleştirmek İçin Ayırt Etmek veya Bilginin Dereceleri”, Felsefe Yazarlarından Seçme Metinler (haz: Armand Cuvillier, çev: M. Mukadder Yakupoğlu), Doruk Yayımcılık.

Çelebi, Volkan, (2009), “Dış-yakınlığın Çıkmazı İle Dışarının Sorumluluğu Arasında Lacan ve Levinas’ta Başka”, Mono KL, Sayı 6-7

Clero, Jean-Pierre, (2011), Lacan Sözlüğü, (çev. Özge Soysal), İstanbul, Say Yayınları.

Demir-Atay, Hivren, (2009), “Bir Okuma Deneyimi Olarak Jouissance: Lacan, Aktarım ve Edebiyat”, Mono KL, Sayı 6-7

Dolar, Malden, (2009), “Divandaki Efendi ve Köle”, (çev. Abdurrahman Aydın), Mono KL, Sayı 6-7

Eagleton, Terry (2004), Edebiyat Kuramı, (çeviren: Tuncay Barkan), İstanbul, Ayrıntı Yayınları.

Eco, Umberto (1996), Ortaçağı Düşlemek, (çev. Şadan Karadeniz), İstanbul, Can Yayınları

Faraci, Fiona, (2009), “Cinsel İlişki-sizlik”, Mono KL, Sayı 6-7

Felman, Shoshana, (2009), “Jacques Lacan ve İçgörü’nün Serüveni, Çağdaş Kültürde Psikanaliz” (çev. Sibel Kibar), Mono KL, İstanbul.

Freud, Sigmund (1991), Düşlerin Yorumu, (çev. Dr. Emre Kapkın), İstanbul, Payel Yayınları

Freud, Sigmund (2007), “Psikanalize Giriş”, Felsefe Yazarlarından Seçme Metinler, (haz: Armand Cuvillier, çev: M. Mukadder Yakupoğlu), Doruk Yayımcılık.

Jameson, Fredric (2003), Dil Hapishanesi, Yapısalcılığın ve Rus Biçimciliğinin Eleştirel Öyküsü, (çev: Mehmet H. Doğan), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları.

Jung, Carl Gustav (2007), İnsan ve Sembolleri, (çev. Ali Nahit Babaoğlu), İstanbul, Okyanus Yayınları.

Kordela, Kiarina, (2009), “Arzu ve Ötelenmiş Travma (Lacan, Antigone ve Demokrasi”, (çev. Övünç Cengiz), Mono Kl, İstanbul.

Kristeva, Julia (2007), Ruhun Yeni Hastalıkları (çev: Nilgün Tutal), İstanbul, Ayrıntı Yayınları.

Labbie, Erin Felicia, (2009), “Konuşan Şey: Prosopopoeia, Ölüm İtkisi ve Dönüş” (çev. Özlem Önder), Mono KL, Sayı 6-7

Lacan, Jacques, (2009), “Sembol ve Onun Dinsel İşlevi”, (çev. Ahmet Soysal), Mono KL, Sayı 6-7

Lucy, Niall, (2003), “Postmodern Edebiyat Kramı”, (çev. Aslıhan Aksoy), İstanbul, Sanat ve Ayrıntı Yayınları.

Moait, Raoul, (2009), “Düşüncenin Semptoma Dönüşmesi (Tinin Semptomatolojisi): Lacan Hegel’e Karşı mı Yoksa Onunla Birlikte mi?”, (çev. Nami Başer-Kemal Çağlar), Mono KL, Sayı 6-7

Nasıo, J. D (2007), Jacoques Lacan’ın Kuramı Üzerine Beş Ders (çev: Özge Erşen-Murat Erşen), Ankara, İmge Yayınevi.

Nasio, J. D, (2009), “Jacques Lacan Kuramının Genel Kavramları”, (çev. Atakan Karataş), Mono Kl, Sayı 6-7

Pfaller, Robert, (2009), “Ben-lik-Başkası Olmadan” (çev. Vanina Kutelas), Mono KL, Sayı 6-7

Phillips, Adam (2007), Hep Vaat Hep Vaat, Edebiyat ve Psikanaliz Üzerine Denemeler (çev: Ferid Burak Aydar), İstanbul, Metis Yayınları.

Sartre, Jean-Paul (2009), Varlık ve Hiçlik (çev. Turhan Ilgaz ve Gaye Çankaya Eksen), İstanbul, İthaki Yayınları.

Saussure, Ferdinand de (1998), Genel Dilbilim Dersleri, (çev. Prof. Dr. Berke Vardar), İstanbul, Multilingual Yayınları.

Soykan, Ömer Naci (2006), Felsefe ve Dil, Wittgenstein Üzerine Bir Araştırma, İstanbul, MTV Yayıncılık

Şen, Cafer, (2010), “Cahit Sıtkı Şiirinde Ayna İmgesinin Psikanalitik Temelleri” Türk İslam Medeniyeti Akademik Araştırmalar Dergisi, Sayı: 12

Tura, Saffet Murat (2007), Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, İstanbul, Kanat Kitap.

Tura, Saffet Murat (2008), Şeyh ve Arzu, İstanbul, Metis Yayınları

Üsterman, Ufuk, (2009), “Lacan’da Konuşan Özne-Ben Konuşmayan Nesnesi”, Mono KL, Sayı 6-7

Zizek, Slavoj, (2009), “Günümüzde Tahakkümün Yapısı: Lacancı Bir Bakış”, (çev. Nagehan Tokdoğan), Mono KL, Sayı 6-7

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...