Edebiyat, Köşe Yazısı

TÜRK EDEBİYATINDA İLERİ BİR ATILIŞ: YAHYA KEMAL’İN AKINCI ŞİİRİ

0 40801
AKNCLA~1

AKINCI

 Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

 

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!

Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kaafilelerle…

 

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan,

Şimşek gibi Türk atlılarının geçtiği yoldan.

 

Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla

Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla…

 

Cennette bugün gülleri açmış görürüz de

Hâlâ o kızıl hâtıra titrer gözümüzde!

 

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

Yahya Kemal, Şair Nedim, nr. 10, 20 Mart 1919; KGK, (s. 22-23).

 

Modern Türk şiirinin öncülerinden olan Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958), 20. yüzyılın başlarında yeni bir şiir dili ve estetiği kurma uğraşına girişir. O, kendi söyleyişi ile 1903’te Paris’e “firar” ettikten sonra on dokuz yirmi yaşlarından itibaren kuracağı sanatın tarihî arka plânını, şartlarını, dilini ve estetiğini araştırma yoluna gider. İmparatorluktan millî devlete geçiş sürecinde kaynağını millet varlığının kolektif duyuş ve düşünüşünde bulan bir şiir estetiği geliştirme çabası içinde olur. Onun eserleri, uzun süren arayışlarına bağlı olarak geç ortaya çıkar. Bu eserler, mensup olduğu millet varlığının yüzyılların zevkini, duyuş ve düşünüşünü yeni ve Batılı bir bakışla toplayan, dikkatle işlenerek kristalize eden birer sanat eseri şeklinde belirir. Bu yönüyle Yahya Kemal’in sanatı, Tanzimat sonrası yenileşme hareketinden itibaren bir zevk değişikliğini ve dağınıklığını yaşayan Türk şiirini toplama, ona kendi dilinin ifade imkânları içerisinden kendi estetiğini kazandırma çabasının ürünü olarak ortaya çıkar. Şairin kurmaya çalıştığı şiir estetiğinin ilk örneklerinden biri olan ve aynı zamanda Türk şiir geleneği içerisinde ileri atılışı ifade eden gençlik dönemi kalem ürünlerinden Akıncı şiiri bu çerçevede değer kazanır.

Yahya Kemal, şiirin her şeyden önce bir dil sanatı olduğu, ifade alanına taşınacak şiir duygusunun öncelikle dille bütünleşmesi gerektiği görüşünü taşır. İlk gençlik yıllarını geçirdiği Paris’te böyle bir fikre ulaşır ve dokuz yıl kaldığı Fransa’dan “bir şair için en birinci şartın lisanın jenisini bulmak olduğunu bilerek memlekete” döner.[1] Zira, sağlam bir dil sistemi ve estetiği geliştirmeden söylenecek şiirin kalıcı olamayacağını, bundan da önemlisi gerçek manada şiir olamayacağını bilir. “Aşka, kahramanlığa, elemlere ve şevklere Türk milletinin verdiği ifadeyi gözetmek”[2] isteyen şair, dilin kaynağını İstanbul halkının evde ve sokakta konuştuğu günlük Türkçede bulur. Bu kaynak, bir tarafıyla da klâsik şairlerin kalem ürünleriyle işlenmiş dil zevki ve estetiğiyle birleşir.[3] Bir yandan gündelik konuşmanın ağız özelliklerine düşmeden halka yaklaşırken diğer yandan klâsik edebiyatın ağdalı söyleyişini ayıklayarak Türkçenin ses mimarisini inşa etmeye yönelir. Bu, önemli bir tarafıyla halkın diliyle klâsik sanatkârın dilinin birleşmesi demektir. Yahya Kemal’in dil alanında gerçekleştirdiği bu estetik yapılanmayla Türk şiirinde aydın kesimle halk arasında yüzyıllardır süregelen dil uçurumu ilk defa kapanır.

Yahya Kemal’in “beyaz lisan”[4] şeklinde ifade ettiği şiir dilinde yaptığı yenilik cümle yapısını Türkçenin şartlarına göre düzenlemek, Arapça ve Farsça terkipleri çözmek, halka mal olmuş Türkçe kelimelerden oluşan bir söz varlığına dayanmak, söyleyişi açık ve sade bir ifadeye kavuşturmak, Türkçe duymak ve bunu Türkçe ifade etmek şeklinde belirleyebileceğimiz bir dil anlayışına dayanır.[5] 19. yüzyılın ortalarında İbrahim Şinasî ile başlayan yenileşme hareketinin 20. yüzyılın başlarına kadar şiir dilinde ve estetiğinde kurmaya çalıştığı yapı, Türkçe ifadeye yaklaşma yahut ondan uzaklaşma, Türk halkının zevkini ve estetiğini ifadede gösterdiği başarı veya başarısızlık dikkatle gözden geçirildiğinde Yahya Kemal’in Türk şiirinde yaptığı bu yenilik açıkça görülür. Esasen Yahya Kemal’in Türk şiirinde yaptığı değişimi ve yeniliği görmek için onun şiirini Türk şiirinin değişim süreci içinde ele almak gerekir. Ancak böyle bir yaklaşım onun şiirde yaptığı yeniliği anlamayı kolaylaştırır. Fakat, böyle bir araştırma farklı bir çalışmanın konusudur. Biz burada onun yaptığı yeniliği 1919’da Şair Nedim dergisinde yayımlanan Akıncı şiiri çevresinde değerlendirmek istiyoruz.  

Yahya Kemal’in şiirinin kaynaklarından biri tarihî devirler ve tarih fikridir. Şairin sanatının bu yanına dikkat çeken Prof. Dr. Mehmet Kaplan, onun “başlıca vasfı akıncılık olan Türk tarihinde, duygusunun kaynağını” keşfettiği tespitinde bulunur.[6] Yahya Kemal, Paris’e firar ettikten kısa bir süre sonra ilk gençlik yıllarının etkisinden sıyrılarak yeni bir şiir kurma uğraşına girişir. Ancak, kurulacak bu yeni şiirin her şeyden önce millet varlığıyla bütünleşen yapıda gelişmesi gerekir. Bunun için de öncelikle millet varlığının, tarihte ve coğrafyada Türklüğün ortaya konmasına ihtiyaç vardır. Henüz Türkoloji biliminin gereğince gelişme göstermediği, Türk halkının mensubu olduğu medeniyetin, ortaya koyduğu sanatın ve estetiğin gereğince araştırılıp ortaya çıkarılmadığı bir dönemde Yahya Kemal’in uzun süren arayışları mensup olduğu milletin değerler bütününü, duyuş ve düşünüşünü, yaşama biçimini, estetiğini keşfetmeye yöneliktir. Şair, bu arayışları ve araştırmaları sonucunda elde ettiği bilgilerle sanatkârane sezgiyi birleştirerek yeni bir estetik kurmaya girişir. Bu çerçevede onun şiir dilini ve estetiğini göstermesi, Türk halkının duyuş ve düşünüşünü edebî esere dönüştürme tarzını yansıtması bakımından, gençlik dönemi ürünleri arasında yer alan Akıncı şiiri çeşitli yönleriyle ele alınmaya ve çözümlenmeye değer görünmektedir.

Şiir alanında ilk kalem tecrübelerini on sekiz on dokuz yaşına kadar Muallim Nâci ve Tevfik Fikret etkisinde ortaya koyan şairin, Ahmet Agah’tan Yahya Kemal’e geçmesi, yeni şiir diline ve estetiğine ulaşması kolay olmayacaktır. Bu, Doğu-Batı arasında birçok etkiye açık olan Türk şiir geleneği içerisinde her şeyden önce ayıklama melekesine sahip olmayı gerektirecektir. Ayıklama, ferdî planda gelişen bir sanatı kurmaktan çok, Türk halkının duyuş ve düşünüşünü, zevkini özlü tarafıyla bulup ortaya çıkarmaya yöneliktir. Onu diğer sanatkârlardan ayıran başlıca özelliklerden birini burada aramak doğru olacaktır.

Her şeyden önce Türk tarihini kendi bütünlüğü içerisinde gören ve onu kendi gerçekliği içerisinde şiirin teması hâline dönüştüren ilk şair Yahya Kemal olur. Daha önce dağınık ilhamıyla Abdülhak Hâmit’in kaleme aldığı Merkad-ı Fâtihi Ziyaret ve Kabr-i Sultan Selim-i Evvel’i Ziyaret şiirleri, Muallim Nâci’nin bazı manzumeleri, bu türden başka kalem denemeleri Türk tarihinin belirli kişilerini ve dönemlerini dikkatlere sunar. Fakat Yahya Kemal, Türk tarihinin yüzyıllar içerisindeki oluşumunu, ruhunu ve özünü millî romantik duyuş tarzı çerçevesinde sanatının başlıca kaynaklarından birine dönüştürür. Böylece ilk defa onda tarihî oluş ve tarih olgusu, şiir için bir ilham kaynağı, zaman zaman başvurulan bir konu ve geçmişe ait kategori olmaktan çıkarak sanatını ve şimdiki zamanı kuran başlıca düzenleyici unsurlardan birine dönüşür. Onun sanatına yaklaşırken bu dikkatin gözden kaçırılmaması gereği vardır.

Yahya Kemal’in tarih olgusuyla temasının 20. yüzyılın başlarında genç bir öğrenci olarak bulunduğu Ecole des Sciences Politiques’de Albert Sorel’in öğrencisi iken başladığını hatıralarından öğreniyoruz.[7] Sorel’in söylediği “henüz iki şey tamâmiyle keşfedilmiş değildir. Coğrafyada kutup ve tarihte Türk.”[8] sözü, genç şairi tarihte Türklüğü aramaya sevk eder. Diğer yandan Camille Julian’in “Fransız milletini, bin yılda Fransa’nın toprağı yarattı”[9] sözü zamanda ve mekânda genişlemeyi getirir. Onun sanatkâr tavrıyla tarihî devirlere yönelerek arayış içerisine girmesi önünde geniş bir geçmiş zamanı açar. Şair, sanatkâr dikkatiyle tarihî devirlerin içerisinden kolektif bilinci, değerler bütününü, kuracağı şiirin dilini ve estetiğini bulup çıkarma çabası içinde olur.

Yahya Kemal, hatıraları arasında 1906 yazında birkaç ay kaldığı Londra günlerini anlatırken “[o] günlerde Londra’da yeni bir Türk destanı yazmağa savaştım. Eski akınlarımıza ve korsanlarımıza dâir beş on mısra’ı, çok sonraları, bir çok yerlerde basılmış ve tekrar edilmiş olan bu destan beni senelerce peşinden koşturdu. Gerçi onu yazamadım.”[10] diyecektir. Fakat, onunAkıncı, Mohaç Türküsü ve O Rüzgâr şiiri bu destanın parçaları olarak varlık kazanacaktır. Nitekim Ahmet Hamdi Tanpınar da Yahya Kemal adlı kitabında “Mohaç Türküsü, Akıncılar eski destanın parçalarıdır.”[11] Tespitinde bulunur.

Tanpınar’ın da işaret ettiği gibi, “eski destanın parça”sı olan Akıncı şiiri Türk şiir geleneği içerisinde bazı yönleriyle üzerinde durulması gereken edebî metinlerden biridir. Bunlar,

1. şiir dili,

2. epik şiir,

3. kolektif ruh

olmak üzere üç ana madde etrafında toplanabilir.

1. Şiir dili:

Yahya Kemal, ilk şiirleri arasında yer alan Akıncı şiirine her şeyden önce dil problemini aşarak varır. Şair, Türkçe duyuş ve düşünüşü Türkçe deyişe dönüştürmenin çabası içerisinde görünür. Sonunda bu çabanın ürünü olarak onun kalem ürünleri Türkçenin birer zaferi şeklinde belirir. Akıncı şiirinin Türkçe bakımından yerini belirleyebilmek için bu şiirin yazıldığı dönem içerisinde eser veren Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Ahmet Hâşim, Mehmet Emin, Mehmet Âkif gibi sanatkârların şiir diline bakmak, onların kalem ürünleriyle karşılaştırmaya gitmek gerekecektir.

Tevfik Fikret, 1911’de Genç Kalemler’de yayımlanan Ferdâ şiiriyle gençlere şöyle seslenir:

Ferdâ senin; senin bu teceddüd bu inkılâb…

Her şey senin değil mi ki zaten?.. Sen. Ey şebâb,

Ey çehre-i behîc-i ümîd, işte ma’kesin

Karşında: Bir semâ-yı seher, sâf ü bî-sehâb,

Âgûş-ı lerze-dârı açık bekliyor… Şitâb!

Ey fecr-i hande-zâd-ı hayât, işte herkesin

Enzârı sende; sen ki hayâtın ümîdisin,

Alnında bir Sitâre-i nev, yok, bir âf-tâb,

Âfâka doğ, önünde şu mâzî-i pür-mihen

Sönsün mü’ebbeden[12]

Bu söyleyişte ne Türkçenin söz varlığı, ne ses mimarisi, ne de cümle yapısı hâkimdir. Arapça ve Farsça kelimelerden oluşan terkiplerle kurulu mısraları üçlü tamlamalar daha da ağırlaştırır. Ferdâ’daki,

Ey çehre-i behîc-i ümîd, işte ma’kesin

Karşında: Bir semâ-yı seher, sâf ü bî-sehâb,

Âgûş-ı lerze-dârı açık bekliyor… Şitâb!

Ey fecr-i hande-zâd-ı hayât, işte herkesin

Enzârı sende; sen ki hayâtın ümîdisin,

Alnında bir Sitâre-i nev, yok, bir âf-tâb,

bu mısralar hiç de Türkçenin söyleyişi değildir.

Buna benzer şekilde Cenap Şahabettin de 1914’te yayımlanan Akşam Hisleri’nde,

An-be-an vüs’at-ı sükut artar;

Uyur emvâc, uyur riyâh-ı tuyûr..

Sanki rûhum âsümânda yatar,

Sanki rûhumda hep tabiat uyur!

 

Dolaşır arz u arşı bin kere

Hislerim mest-i bî-fütûr u bî-karar;

Şimdi pervâne, şimdi şeb-pere,

Şimdi zulmet ve şimdi şu’le arar.

 

Sînem üstünde şimdi hissederim

Sevdiğim bir elin nevâzişini;

Masseder âşıkâne dîdelerim

Gecenin intibâk-ı lerzişini..[13]

der. Küçük bir dikkatle anlaşılacağı üzere bu şiirde de Türkçenin sesini, söz varlığını ve cümle yapısını pek göremeyiz.

Hislerim mest-i bî-fütûr u bî-karar;

Şimdi pervâne, şimdi şeb-pere,

mısraları, özellikle de “şeb-pere” kelimesi söylenişi bakımından bile Türkçeye uzaktır. 

Ahmet Hâşim ise, Yahya Kemal’in Akıncı şiirinin ilk mısralarının ortaya çıkmasından on beş, basılışından iki yıl sonra 1921’de Dergâh’ta yayımlanan Ölmek başlıklı şiirinde,

Firâz-ı zirve-i Sinâ-yı kahra yükselerek,

Oradan,

Oradan düşmek, ölmek istiyorum

Cevf-i ye’s-âşinâ-yı hüsrâna…

 

Titrek

Parıltılarla yanan bir mesâ-yı mezahaba-renk

Dağılırken suhûr-u uryâna

Oradan,

Oradan düşmek, ölmek istiyorum

Cevf-i ye’s-âşinâ-yı hüsrâna…[14]

diyordu. Ahmet Hâşim de, şüphesiz bir duygu hâlinin verilmesinde belirli bir başarıyı yakalayan bu mısralarıyla, Türkçenin cümle yapısından, söz varlığından ve Türk insanın zevkinden uzak düşmüş olur. Tevfik Fikret’ten, Cenap Şahabettin’den ve Ahmet Hâşim’den yukarıya aktardığımız yer yer Türkçenin kelimeleriyle yazılmış bu mısralara Türkçenin şiiri demek oldukça güçtür. Oysa Nihad Sâmi Banarlı’nın da ifade ettiği gibi,[15] Yahya Kemal, daha 1906’da Londra’da,

Canavarlar kaçıyormuş gibi gür bir doludan

Bir salip ordusu bozgun kaçıyordu Niğbolu’dan.

 

Şehsüvârânı kılıç koymamak azmiyle kına

Doludizgin koşuyorlardı akından akına

 

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

mısralarında ve yine Britanya sahilinde Roscoff şehrinde söylediği,

Gittim o son diyâra ki serhaddidir yerin,

Hâla dilimdedir tuzu engin denizlerin!

(…)

Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi;[16]

mısralarında da görüldüğü üzere, Türkçenin kesintisiz, müzikal söyleyişine ulaşmıştı. Fethi Naci’nin de ifade ettiği gibi, “önünde tek örnek yokken” 1910’da yukarıdaki mısralarda yer alan Türkçe söyleyişe ulaşmak büyük başarıdır.[17] Akıncı şiirine baştan sona hâkim olan bu söyleyiş, Türk şiir dilinde ileri bir hamle olarak kabul edilmelidir. Zira, Yahya Kemal’e gelinceye kadar Türk edebiyatında şiiri bir dilin kendisi hâline getiren sanatkârdan söz etmek pek mümkün değildir.

Yahya Kemal, içlerinde Akıncı şiirinin de bulunduğu, yaşayan Türkçe ile yazılmış ilk şiirlerinden başlayarak bütün şiire Türkçenin söz varlığını, ses mimarisini ve cümle yapısını hâkim kılar. Şair, hatıralarında bu yeni şiir diline nasıl ulaştığını şöyle anlatır:

“O günlerde Londra’da yeni bir Türk destanı yazmağa savaştım. Eski akınlarımıza ve korsanlarımıza dâir beş on mısra’ı, çok sonraları, bir çok yerlerde basılmış ve tekrar edilmiş olan bu destan beni senelerce peşinden koşturdu. Gerçi onu yazamadım. Lâkin yazmağa uğraşırken kendime göre bir şiir lisânı buldum

Bu şiir lisânı Tevfik Fikret’in, Cenab Şahâbeddin ve muakkiblerinin lisânından büsbütün başkaydı; o destanın başarabildiğim bâzı parçalarındaki şiir telâkkîsi de yeniydi; marazîlikten, ibhâmdan, muammâlıktan uzaktı.”[18]

Onun bu sözleri, sanatının dil ve anlam tarafını önemli ölçüde aydınlatır. Yukarıya aktardığımız cümlelerden de anlaşılacağı üzere şair, şiiri ve şiir dilini her şeyden önce marazî (hastalıklı) söyleyişten, aşırı kapalılıktan ve anlaşılmaz olmaktan kurtarır. Dil üzerindeki bu tasarruf, kelime ve cümle yapısını da aşan bir tasarruftur. Türk insanının duyuş ve düşünüş sistemini, hayatı algılayış tarzını şiir diline dönüştürme, ona estetik form kazandırma işidir. İşte bu noktada Yahya Kemal’in Türk şirindeki yerini ve önemini duyguyu dilin kendisi yapmasında aramalıdır. Dönem içerisinde Mehmet Emin’in fazla işlenmemiş, sokağın dilini, halk söyleyişini arayan kalem ürünleri yahut Mehmet Âkif’in yer yer ağız özelliklerini sergileyen manzum hikâyeleri de Yahya Kemal’in şiir dilinden ve estetiğinden uzak düşer. Hatta kaynağını Bektaşî deyiş ve nefeslerinde bulan Rıza Tevfik’in şiir dili de Yahya Kemal’in şiir dilinden uzaktır. Bu sebeple olsa gerek Tevfik Fikret, Yahya Kemal’in bir beytini gördüğünde “bu şiir bizim söylemek istediğimiz, lâkin bir türlü vücûda getiremediğimiz şiirdir”[19] deme ihtiyacı duyar.

Onun şiiri birçok bakımdan Türkçe duyuş ve düşünüşe, Türkçe söyleyişe süreklilik kazandırır. Fakat, orada kalmaz. Türkçe duyuş ve düşünüşü, Türkçe söyleyişi kristalize ederek modern sanat anlayışının içerisinden geçirir ve geleceğe yönelik bir sanat kurar. On iki mısradan oluşan bu küçük şiirin, Akıncı şiirinin asıl mucizeli tarafı, Türkçenin cümle yapısının ve ses müzikalitesinin dile getirilen yaşama tarzıyla birlikte hiç kesintiye uğramadan akmasında aranmalıdır. Şiiri, duyuşun deyiş hâline getirilmesi şeklinde tarif eden şair,[20] bunun da ötesine geçerek şiiri hayatın canlı tarafı kılmasını bilir.

  1. Epik şiir:

Yahya Kemal, Akıncı şiiriyle aydın şairin yüzyıllardır ihmal ettiği epik-destanî söyleyişin kuvvetli bir örneğini verir. Klâsik Türk şiirinde gereğince yer tutmayan epik söyleyiş, Türk edebiyatında daha çok halk edebiyatında yer bulmuştur. Epik söyleyiş ancak yenileşme döneminde Nâmık Kemal’le yerini almaya başlar. Yahya Kemal’e gelinceye kadar da değişik kalemlerde az sayıda örneğini bulur. Üsküp’te serhat türkülerini, kahramanlık hikâyelerini ve destanları dinleyerek çocukluğunu geçiren, ilk kalem ürünlerinden birini on üç yaşında iken Teselya Savaşı üzerine veren[21] şairin Batı edebiyatının epik şiirini gördükten sonra destanî şiire gitmesi hiç de güç olmayacaktır. Ancak, o, destanî şiire giderken Batı edebiyatının bir taklidini yahut benzerini ortaya koymadığı gibi, sanatını halk arasında yayılan kahramanlık türkülerinin ve destanlarının yansıma alanı hâline de getirmez. Türk tarihinin akış macerasını modern sanat anlayışı içinden epik söyleyişe kavuşturur. Bu modern sanatta halktan kopuş da yoktur. Mensubu olduğu millet varlığının savaşçılığı ve kahramanlığı,

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

mısralarında da görüldüğü üzere, tabiî şekilde şiirde ifadesini bulur.

Onun Paris yıllarında henüz yirmi yaşlarının başında Türk destanı yazmaya kalkışması yaşadığı çağın milletler çağı olduğu kadar Türk edebiyatında epik şiirin eksik kalmışlığını görmüş olmasıyla da ilgilidir. Şair, başlıca vasfı devlet kuruculuk ve savaşçılık olan mensup olduğu halkın savaşçı yanını şiirinin düzenini kuran mekanizmaya dönüştürür. Konumuz gereği Akıncı şiiri başta olmak üzere Mohaç Türküsü’nü, O Rüzgâr’ı ve Selimnâme’yi bu çerçevede anlamlandırmak yerinde olur.

Akıncı şiirinin, ifade alanına çıkardığı akınlarla da ilgisinden söz edilebilir. Akıncı şiiri, kısa yapısıyla akıncıların küçük gruplar hâlinde akınlara gidişlerinin, hızlı çıkışlarının ve ani baskınlarının temposunun şiir formunda ifadesi olur. Şair, dile getirdiği tema ve şiir duygusuyla akıncıların savaşçılığını şiir formunda birleştirir. Bu sebeple şiirde baştan sona hareket fikri hâkimdir.

3. Kolektif ruh:

Akıncı, ortak yaşama alanının ve biçiminin, yani kolektif ruhun şiiridir. Bu epik söyleyişte tek tek olaylar ve kişiler değil kolektif duyuş ve düşünüş sanatı besler. Şiirin adı, “bin atlı”yı ifade alanına taşımasına rağmen akıncılar şeklinde çoğul değil tekil şekilde Akıncı’dır. Dildeki bu tasarruf, kolektif ruhla ilişkilidir. Akınlara katılarak cepheden cepheye koşan akıncılar, aynı idealin potasında eriyerek kolektif duyuş ve düşünüşte, aynı ruhta birleşmişlerdir. Şair, böylesine ortak duyuş ve düşünüşte birleşen bin akıncıyı ayrı kişiler olarak değil, tek ruh olarak görür. Bu çerçevede Yahya Kemal’in sanatının kolektif bilinçle birlikte yürüdüğünü ifade etmemiz yerinde olacaktır. O, kolektif bilinci akıncı savaşçılar etrafında inşa eder. Çünkü, “Osmanlı tarihi Yahya Kemal’in şiirinde vak’aları ve mazinin insanlarını, hükümdarlar ve ona bağlı kronolojik mihverler dışında, kolektif bir değer ölçüsü içinden alan bir zihniyetle mevcut olmuştur.”[22] Türk tarihini bütünlüğü içinde gören şair, geçmiş zamanın ruhunu şiir sanatında toplamasını bilir. “Yahya Kemal’in şiirindeki tarihi muhtevanın büyük bir kısmı mâhiyet itibariyle kronolojide herhangi bir rakamın çerçevesi içine girebilecek, tek ve belirli bir hâdiseye ircâ edilebilecek bir işlenişte değildir. ‘Açık Deniz’de, ‘O Rüzgâr’da, ‘Akıncı’da, ‘Bir Tepeden’de terennüm edilen akınlar, fetihler, belli bir tarih yılında cereyan etmiş şu veya bu hâdiseler olmayıp, Osmanlı asırları içinde tekerrür ve devam eden bütün akın ve fetihlerin bir özü, bir muhassalasıdır.”[23] İşte böyle bir duyuş ve düşünüş onun sanatını kolektif planda teksif etmesini getirir.

Yahya Kemal, imparatorluğun dağılma sürecinde Akıncı şiiriyle toplayıcı bir şiir ortaya koyar. Böyle bir tavır, sanatkârın gelecek zamana yönelik tasavvur içinde olduğunu gösterir. Çünkü onun sanatı geçmiş zaman manzaralarını canlandırarak gösterdiği kadar geleceğe yönelik mesaj değeri taşır. Aksi hâlde İmparatorluğun dağılma sürecinde parlak dönemlerin manzarasını göstermenin anlamı olmazdı. Bu küçük forma sahip şiirde akıncıları cepheden cepheye koşturan ortak duyuş ve düşünüşle birlikte bu ortak duyuş ve düşünüşe şekil veren değerler sistemine ait temel ögeler de yerini alır.

Akıncı şiiri, kolektif ruhu toplamada ve ifade etmede millet varlığının yüzyılların içerisinde ulaştığı inanç bütünlüğünü ve değerler sistemini yansıtacak şekilde karşımıza çıkar. Türk tarihinin belirli bir dönemini yahut kahramanlığını değil bütün tarihin akışını sanatında toplayan şair, tıpkı bunun gibi moral değerlerin de birini veya bir kaçını sanatında ifade etmek yerine onun özünü şiirine taşımasını bilir. Bu da kolektif ruhun kendi bütünlüğü içinde ifade alanına girmesine zemin hazırlar. Kolektif ruh korkusuzluk, aşma duygusu-fetihçilik ve inanç sisteminde ifadesini bulur. Bu çerçevede şiir, akıncı savaşçılara has yaşama biçimini ve kolektif ruhu yansıtacak şekilde varlık kazanır. Akıncılar, “bile bile ölüme” giden, “savaşta her türlü zorluğa göğüs geren, icabında gözünü kırpmadan ölüme giden” savaşçılardır.[24]

Şiirin savaş sahnelerinin ifade edildiği ilk üç beytinde,

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

 

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!

Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kaafilelerle…

 

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan,

Şimşek gibi Türk adlılarının geçtiği yoldan.

akıncıların akınlardaki savaşçılığını buluruz. Bu savaşçılık, kaynağını korkuda değil korkusuzlukta, üzüntüde değil sevinçte bulur. Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendir. Onların çocuklar gibi şen olmasını sağlayan temel öge, savaşta bulunmalarıdır. Savaşıyor olmak, şen olmanın temel ögesidir. Bir yaz günü Tuna’dan kafilelerle geçmek, şimşek gibi bir semte atılmak bu kısa şiirde Türk tarihinin özünün yansımasına zemin hazırlar. Küçük atlı birliklerden oluşan akıncıların özelliği öncü savaşçılar olmaları, çevik ve hızlı hareket ederek düşman birliklerini ani baskınlarla yıpratmalarıdır.

Şiirde dördüncü beyit geçiş beytidir. Bu beyte yumuşak bir geçişle akıncı savaşçıların farklı bir dünyaya geçişleri dile getirilir:

Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla

Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla…

diyen akıncı(lar), şehit olarak göklere yükselmiştir. Bu yükseliş, dolu dizgin savaş meydanlarına boşanan atların arşa yükselmesi şeklinde olmuştur.

Şiirin aynı zamanda ilk beyti olan son beytinde şehitler kendi maceralarını hatırlar:[25]

Cennette bugün gülleri açmış görürüz de

Hâlâ o kızıl hâtıra titrer gözümüzde!

Şiirin ilk beytinin tekrarından doğan altıncı ve son beyti, şehit düşen akıncıların öbür dünyadan, yani cennetten konuşmaları şeklinde varlık kazanır:

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

Bu şiirde Mohaç Türküsü şiirinde olduğu gibi “bizzat ruhlar dile gelmiştir ve öbür dünyadan bize seslenmektedir.”[26] Akıncının görüş açısından cennetteki güllerle savaş meydanlarındaki kan birleşir. Akıncıların zihin dünyasında cennetteki kırmızı güller, savaş meydanlarında dökülen kızıl kanları çağrıştırır:

Cennette bugün gülleri açmış görürüz de

Hâlâ o kızıl hâtıra titrer gözümüzde!

mısralarında öte dünyadan konuşan akıncının yeniden yeryüzüne gelerek savaş meydanına atılma isteği içerisinde olduğu görülür. Bu durum, cennetin yerine savaş meydanlarının, akınların ve baskınların tercih edilmesi anlamına gelir. Kocamustapaşa şiirinde olduğu gibi, öbür dünya ile bu dünya arasındaki duvar aradan kalkar. İslâm inanç sisteminde, şehitlerin yeryüzüne tekrar tekrar gelerek yeniden şehit olmak arzusu içinde olduklarının bilgisi yer alır.[27] Böylece şair, kolektif ruhu kuran temel unsur durumundaki inanç sisteminin akıncıları motife edip akından akına koşturan tarafıyla bağ kurar. Nitekim Kur’ân’da yer alan “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.“[28] ve “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü saymayın. Bilakis onlar diridirler (…)“[29] âyetleri şehit düşerek öbür dünyadan konuşan akıncının durumunu anlamlandırmamıza zemin hazırlar. Böylece şair, kolektif ruhla ve onun önemli bir tarafını inşa eden inanç sistemiyle sağlam bir bağ kurmuş olur.

Buraya kadar söylediklerimizden anlaşılacağı üzere modern Türk şiirinin öncülerinden biri olan Yahya Kemal, 20. yüzyılın başlarında yeni bir şiir dili ve bu dille yeni bir şiir estetiği kurma uğraşına girişir. İlk örneklerinden birini Akıncı başlıklı şiirinde gördüğümüz bu dil ve şiir estetiği sade üslûbu ve Türkçe söyleyişi esas alır. Şair, yüzyılların içerisinden işlenerek gelen Türkçe söyleyişle kolektif duyuş ve düşünüş çerçevesinde tarih duygusunu birleştirerek yeni bir şiir ortaya koyar. Türkçe söyleyişin başarılı örnekleri arasında yer alan Akıncı şiiri, aynı zamanda kahramanlık duygusunu işleyişiyle Türk edebiyatının yüzyıllardır eksik bırakılan bir tarafının daha doldurulması gerektiğini göstermesi bakımından da önem taşır. Bu özellikleriyle Akıncı şiiri, Türk edebiyatında yeni bir adım, ileri bir atılıştır. 

Kaynakça

Ahmet Hâşim, 1921, “Ölmek”, Dergâh , C. 1, nr. 2, s. 22.

Akün, Ömer Faruk, “Osmanlı Tarihi Karşısında Yahya Kemal’in Şiiri”, Ölümünün Yirmibeşinci Yılında Yahya Kemâl Beyatlı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1983, s. 63-80.

Ayda, Adile, Yahya Kemal’in Fikir ve Şiir Dünyası, Hisar Yayınları, İstanbul 1979.

Banarlı, Nihad Sâmi, Yahya Kemal’in Hâtıraları, İstanbul Fetih Cemiyeti ve Yahya Kemal Enstitüsü Neşriyatı, İstanbul 1960.

¾¾ ¾¾¾  ¾¾, Yahya Kemal Yaşarken, İstanbul Fetih Cemiyeti Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, 2. baskı, İstanbul 1983.

[Beyatlı], Yahya Kemal, Edebiyata Dair, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1971.

¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾, Kendi Gök Kubbemiz, Beşinci Basılış, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1974.

¾¾¾¾  ¾¾¾  ¾¾¾, Tarih Musahabeleri, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1975.

¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾,  Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hatıralarım, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1976.

¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾, Siyâsî ve Edebî Portreler, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 1976.

Cenap Şahabettin, Cenab Şahabeddin’in Bütün Şiirleri, (Haz. Mehmet Kaplan vd.), Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları. İstanbul 1984.

Fethi Naci, Eleştiri Günlüğü, Özgür Yayın Dağıtım, İstanbul 1986.

İsen, Mustafa, “Akıncılığın Türk Kültür ve Edebiyatına Katkıları”, Türkiye Günlüğü, nr. 73, 2003, s. 135-144.

Kaplan, Mehmet, Şiir Tahlilleri I, Dergâh Yayınları, 6. Baskı, İstanbul 1978.

Kur’ân-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli, (Haz. A. Özek, H. Karaman, A. Turgut, M. Çağrıcı, İ. K. Sönmez, S. Gümüş), Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1993.

Tanpınar, Ahmet Hamdi, Yahya Kemal, İstanbul: Yahya Kemal’i Sevenler Cemiyeti Neşriyatı, 1962.

¾¾¾¾  ¾¾¾  ¾¾¾, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 1992.

Tevfik Fikret, Bütün Şiirleri, (Haz. İsmail Parlatır-Nurullah Çetin), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2004.

 

Cafer Gariper, “Türk Edebiyatında İleri Bir Atılış: Yahya Kemal’in Akıncı Şiiri”, Bir Medeniyeti Yorumlamak, Yahya Kemal Sempozyumu (03-07 Kasım 2008), Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası V, İstanbul 2008,  s. 516-524.

 

 

[1] Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 1992, s. 312.

[2] Nihad SâmiBanarlı, Yahya Kemal Yaşarken, İstanbul Fetih Cemiyeti Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1983, s. 50.

[3] Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 1992, s. 312.

[4] Yahya Kemal, Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hatıralarım, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1976, s. 108.

[5] Nihad Sâmi Banarlı, Yahya Kemal Yaşarken, İstanbul Fetih Cemiyeti Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, 2. baskı, İstanbul 1983, s. 48-54.

[6] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri I, Dergâh Yayınları, 6. Baskı, İstanbul 1978, s. 221.

[7] Yahya Kemal, Edebiyata Dair, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1976, s. 257.

[8] Yahya Kemal, Tarih Musahabeleri, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1975, s. 133.

[9] Nihad Sâmi Banarlı, Yahya Kemal’in Hâtıraları, İstanbul Fetih Cemiyeti ve Yahya Kemal Enstitüsü Neşriyatı, İstanbul 1960, s. 46.

[10] Yahya Kemal, Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hatıralarım, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1976, s. 103.

[11] Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Yahya Kemal’i Sevenler Cemiyeti Neşriyatı, İstanbul 1962, s. 65

[12] Tevfik Fikret, “Ferdâ”, Genç Kalemler, C. 1, nr. 13 -(5); Tevfik Fikret, Bütün Şiirleri, (Haz. İsmail Parlatır-Nurullah Çetin), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2004, s. 564.

[13] Cenap Şahabettin, “Akşam Hisleri”, Donanma, nr. 1-49, Haziran 1330/29 Haziran 1914, s. 6; Cenab Şahabeddin’in Bütün Şiirleri, (Haz. Mehmet Kaplan vd.), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1984, s. 293.

[14] Ahmet Hâşim, “Ölmek”, Dergâh , C. 1, nr. 2, 1 Mayıs 1337/1921, s. 22; Bütün Şiirleri, (Haz. İnci Enginün-Zeynep Kerman), Dergâh Yayınları, İstanbul 1987, s. 89.

[15] Nihad SâmiBanarlı, Yahya Kemal’in Hatıraları, İstanbul Fetih Cemiyeti ve Yahya Kemal Enstitüsü Neşriyatı, İstanbul 1960, s. 83.

[16] Yahya Kemal, Edebiyata Dair, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1971. s. 263.

[17] Fethi Naci, Eleştiri Günlüğü, Özgür Yayın Dağıtım, İstanbul 1986, s. 140.

[18] Yahya Kemal, Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hatıralarım, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1976, s. 103.

[19] Yahya Kemal, Siyâsî ve Edebî Portreler, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 1976, s. 9.

[20] Nihad SâmiBanarlı, Yahya Kemal Yaşarken, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1983, s. 50.

[21]        Seyf-i adlî saldılar

Tırnovâ’ya vardılar

Turhala’yı aldılar

Şanlı Türk askerleri

Yahya Kemal’in bugün elimizde bulunan ilk şiiridir. Şair, hâtıralarında bu şiiri 1897 Yunan Harbi sıralarında, henüz on üç yaşında iken yazdığını söylüyor. Bkz. Nihad Sâmi Banarlı, Yahya Kemal’in Hâtıraları, İstanbul 1960, s. 69.

[22] Ömer Faruk Akün, “Osmanlı Tarihi Karşısında Yahya Kemal’in Şiiri”, Ölümünün Yirmibeşinci Yılında Yahya Kemâl Beyatlı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1983, s. 73.

[23] Ömer Faruk Akün, “Osmanlı Tarihi Karşısında Yahya Kemal’in Şiiri”, Ölümünün Yirmibeşinci Yılında Yahya Kemâl Beyatlı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1983, s. 72-73.

[24] Mustafa İsen, “Akıncılığın Türk Kültür ve Edebiyatına Katkıları”, Türkiye Günlüğü, nr. 73, 2003, s. 136.

[25] Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Yahya Kemal’i Sevenler Cemiyeti Neşriyatı, İstanbul 1962, s. 176.

[26] Adile Ayda, Yahya Kemal’in Fikir ve Şiir Dünyası, Hisar Yayınları, İstanbul 1979, s. 139

[27] Buhari, Cihad 5; Müslim, İmâret 108; Tirmizî, Fedâilu’l-cihâd 13, Nesâî, Cihâd 30.

[28] Kur’ân-ı Kerim, Bakara 2/154. Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmrân 3/169. Kur’ân-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli, (Haz. A. Özek, H. Karaman, A. Turgut, M. Çağrıcı, İ. K. Sönmez, S. Gümüş), Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1993, s. 23.

[29] Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmrân 3/169. Kur’ân-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli, (Haz. A. Özek, H. Karaman, A. Turgut, M. Çağrıcı, İ. K. Sönmez, S. Gümüş), Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1993, s. 71.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...