Edebiyat, Köşe Yazısı, Yazılar

KÜLTÜREL NARSİSİZM; ÖZNE’NİN YİTİMİ Mİ? YOKSA ‘BEN’İN KENDİNE ÖZGÜ BİR X OLMA SÜRECİ Mİ?

4 467
gonul-24-narsizm

Postmodern bir durumun yaşandığının iddia edildiği günümüzün en belirgin göstergelerinden birinin hiç kuşkusuz ‘öznenin yitimi’ olduğu ileri sürülmektedir. Gerçi, henüz postmodernizmin tanımlanmadığı yıllarda “psikanaliz, ‘insan’ı patolojik kılıp ölümünü hızlandırırken, yapısalcılık insan’ı dilbilimsel bir kurguya dönüştürerek ölümcül darbeyi” indirir (Lucy 2003: 28) Bu noktada Freud, Günlük Yaşamın Psikopatolojisi adlı eserinde bireyin gündelik hayatındaki edimlerinin itici gücünü bilinçdışından aldığını ileri sürerken insanın bilincine çok az etkinlik alanı tanır (Freud 2003: 293). Yapısalcılığa göre ise herkes belirli bir dil topluluğunda doğduğundan birinin gerçekliği algılayışı dünyayı acılığıyla öğrenmiş bulunduğu belirli bir “dilbilgisi” yapısıyla önceden belirlenmiş durumdadır. Gerek psikanalizimin gerekse yapısalcılığın özne üzerindeki bu yıpratıcı söylemi ve akıl yürütmeleri poztmoernizme gelindiğinde özne’nin yitimiyle sonuçlanır.

Hâlbuki Husserl’in sistemleştirdiği fenomenolojik bilinç felsefeleri ‘varolan’ın kendinde mutlak, öncül bir anlam kabul etmezken varolan karşısında ‘özne’ye bir özgürlük ve ayrıcalık tanır. Kendinde “varolması dünya açısından hiçbir anlam ifade etmeyen bu varlık” (Barbaras 2010: 15) Sartre’ın ‘ne ise o’ olan ‘kendinde varlık’ıdır (Sartre 2009: 133). Bu çeşit bir ‘varolan’ yani ‘kendinde varlık’ “değerlerin kendisi söz konusu olduğunda tinsel çerçevede değerlerin ahlâkî, estetik ve dinsel denen üç büyük öbeğin”den tamamen bağımsızdır (Bochenski 2005: 65). Husserl’in bahsi geçen fenomenolojik tavrında “dış gerçeklikte bulunan ‘varolan’ı yeniden kurmak ve anlamlandırmak noktasında kesinliği sağlamak için öncelikle dolaysız deneyimin ötesinde kalan her şeyin görmezden gelinmesi, önceden hazır olarak kabullenilen ‘varolan’a ait anlayış ve önyargıların paranteze alınması gerektiğini ileri sürer (Eagleton 2004: 79). Böylelikle Husserl’in kuramsallaştırdığı fenomenoloji, felsefî yapısı itibarıyla bağımsız ve özgür düşünmeyi sağlamak için ‘varolan’ üzerindeki dil ve dilin taşıdığı bütün tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamları paranteze almaya çalışır. Bunu yaptıktan sonra ise bütün öncül anlam ve değerlerden arındırdığı ‘varolan’a anlam yüklemede özgürleştirmeye çalıştığı ‘özne’yi etkin kılar. Bu nedenle fenomenoloji anakronizmi öne çıkarıp, kavramları eşsüremli bir şekilde ele alarak tarih üstü, tarih dışı, genelgeçer evrensel ve nesnel ilkeler arar.

Buna karşılık Alman yorumsamacı, hermeneutik ve tarihselci kuramını sistematik bir felsefî söylem bütünlüğünde ortaya koyan Dilthey ise böylesine bir ‘ilke’yi reddeder. Dilthey bu noktada ‘özne’nin ‘varolan’ı karşısına alıp üzerinde düşünemeyeceğini, bilgi nesnesi yapamayacağını, çünkü ‘özne’nin ‘varolan’-‘suje’den etkilendiğini ve bu nedenle de ‘özne’nin ‘nesne’ karşısında hem yapan hem de yapılan bir durumda olduğunu ileri sürer (Özlem, 1996: 228). Böylelikle Dilthey de ‘özne’nin tarihsel ve kültürel alan içerisinde hem yapan hem de yapılan bir rolünün bulunduğunun altını çizerken fenomenolojik bilinç felsefeleri kadar olmasa da ‘özne’nin kendinde varlığı veya bu varlığın algılandığı kültürel ve tarihsel alan içindeki önemine dikkat çeker.

Hâlbuki postmodern bir durumun yaşandığını iddia edilen günümüzde ta eski Yunan’dan beri iki koldan gelişen ve zamanla dallanıp budaklanan ve farklı şekillerde söylem olarak ortaya çıkan felsefedeki bu iki eğilimin ‘özne’ karşısındaki tavrı yadsınmaya başlandı. Artık bir postmodern durum olarak nitelenen yaşadığımız çağda ‘özne’nin yitimi ileri sürüldü. İşte ‘özne’nin yitiminin ileri sürüldüğü bu dönemde aşağıda daha da ayrıntılı olarak ortaya oyacağımız gibi fetiş haline getirilen bir ‘ben’lik kültürel bir narsisizm aldı yürüdü. Günümüzde ‘özne’nin yitik olduğu ileri sürülmesine rağmen kişinin “başkasından çok kendine olan düşkünlüğü daha bir su yüzüne çıktı. Artık çağdaş birey sadece ve yalnızca kendilerinin tamamıyla özdeşleşebildiklerini istemeye yönlendi ve bu yönelimi söylem haline getirdi. Bu ise daha çok bireylerin ‘kimlik’lerinin kurgusal olduğu ve bu kimlik’i reddetmekle onların özgürleştikleri propagandasıyla yapıldı. Bu noktada bireylerin Aydınlanma döneminde fenomenolojik bilinç felsefelerini temel dayanak alıp kurduğu ‘kimlik’i çalınıp, bunun yerine öz-benlikleriyle uyuşuma gidilen çeşitli kimlikler konulmaya kalkışıldı. Böylece postmodernzimde bireylere güya öz-benlikleriyle ilgisi bulunan çeşitli sayısız kimlik seçenekleri ve yönelim imkânları gösterildi. Bunlar “muhtelif dünya görüşleri, dinler ya da öğretiler; ‘ciddi’ kültürden pop-kültürüne ve oradan da yeraltı kültürüne uzanan farklı kültür düzlemleri, kendi aralarında dahi birbirine giren değişik etnik mutlaklar; toplum tarafından kabul edilen çeşitli cinsel kimlik, yönelim ve davranış dizinleri ile beraber işlevsel, sanal ve tıbbi benlik-yapısının (veya yapıbozumunun) durmaksızın propagandası yapılan yeni olanakları: gerçek alanda veya chatroom’da kendini sunmanın birçok yaratıcı yolu ve plastik cerrahiyle şekil değiştirme imkanı”larıydı (Pfaller 2009: 536).

Hiç kuşkusuz postmodern dönem, bireylere sözde kendi çok özel kimliklerini kurgulayabilmeleri için sürekli örneklemeler sunulurken, bu bireyler de kendi öz-benliklerine uygun kimliğin peşine düşüp kendilerine sürekli eklemlemeler yaptılar. Fakat postmodern birey bu eklemlemelerle uzun süre idare etmedi. Buna en güzel örnek de “eskiden ‘aynı kişiyle iki kere yatağa giren sistem insanıdır” denilmesine rağmen şimdilerde bu tanım “başkalarıyla yaşanan gönül maceralarından çok postmodern bireylerin kendi kendileriyle sürdürdükleri bitmek bilmez gönül ilişkisi”ni adlandırmada kullanıldı (Pfaller 2009: 536). Bu da gösteriyor ki postmodernitenin yaşandığı günümüzde bireyler öz-benliklerine uygun bir kimlik peşine düşerken artan seçenek fazlalığı kendilerine uygun birer kimliği ortaya çıkaramıyor. Bu noktada mevcut dönemin öz-benliğe uygun kimlik kurma deneyimleri Aydınlanma veya modernist dönemin kimlik kurmasından çok farklı ve aynı zamanda başarısızdır; çünkü yukarıda verilen postmodernist kimlik sunumları, bireyin kimlik kurma deneyiminde değişikliğe uğramaktadır. Bu noktada postmodernizm sözüne ettiği kimlik de sadece ve sadece teorik-öz itibarıyla vardır. Hâlbuki psikanalizime göre bu teoriyi-özü insanlar kendi üzerinde tatbik ederken bilinçdışı araya girmekte ve sayısız örnekler-kimlikler karşımıza çıkmaktadır. Bu itibarladır ki psikanalizim bizlere, değerlendirmelerimizi asla teorik-öz üzerine kurmamamız gerektiğini öğreteli bir yüzyıl olmuştur. Bu nedenle günümüzde kimliklerin kurulmasını değerlendirmede örneklere bakılmalı postmodernizmin teklif ettiklerinin insanların nasıl anladıklarına bakılmalıdır. Bu örneklere bakıldığında da “postmodern ideolojinin öne sürdüğünün aksine postmodernitede bireyler için olanaklar çoğalmış değil, tersine beceri kaynakları azalmıştır. Burada yeni ‘özgürlük’ olarak adlandırılan şey aslında yine bir mahrumiyetten, bir yoksun bırakılmadan başka bir şey değildir. Dolayısıyla bireylerin postmodernitede mücadele ettikleri sorun seçenek fazlası değil bu seçeneklerle tatmin edici bir şeyler yaratacak becerilere sahip olamamalarıdır. Şaşkınlıkları ve sorunları boğucu bir seçenek fazlasından değil” “kültürel becerilerden mahrum bırakılmanın sebep olduğu problematik bir libido engellenmişliğinden kültürel narsisizmden” kaynaklamaktadır (Pfaller 2009: 536).

Buna örnek olarak özne ile yanılsama arasındaki ilişkilerin günümüz postmodern kültürde nasıl değiştiğini verebiliriz. Genelde özneler gururla bir güven içinde kendilerini yanılsamanın sahibi olarak göstermeye gayret ederler. Zaten Nietzsche’nin yakındığı da buydu. Nietzsche böylesine yanılsamaların hâkim olduğu bir toplumda bireylerin içgüdüleri ile teması yitirdiğinden kendilerine yabancılaştığını düşünür (Baykan, 2000: 19). Nietzsche felsefi söylemlerinde bu tür yanılsamaların kendini ebediyen yaratan ve tahrip eden diyonizyak bir dünya imgesinde çürüme ve gelişme, düşüş ve yükseliş, kendini sürekli tekrar eden dinamik evreni bütünleyen süreçleriyle aşılabileceğini iddia eder (Nietzsche, 2002: 500). Nietzsche insanların bu yanılsamayı kırıp kendileriyle bağ kuramadığından şikâyetçidir. Hâlbuki bireyin doğumuyla kendine sunulan dil ve bu dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamlarla kurulan yanılsamayı yaşayan özneler, yaşamda veya yaşamın karşısında yer alan bir hayatta, ilişkide olduklarını kendilerinin etkin rolünün bulunduğunu duyumsarlar. Asla imgelemleriyle kendileri aralarında mesafe koymazlar, onları hemen kabullenirler. Bu tür özneler için hayatta nedensizlik ve olanaksızlık gibi iki nedene bağlı olan davranış ve tutumları reddederler. Bu tür kabullenmenin diğer karşıt kutbunda ise yanılsamanın varlığının kabul edilmesine karşılık olarak, yanılsamanın benimsenmemesi, öznenin yanılsamayı absürt olarak algılaması ve bu nedenle öznenin yanılsamayı kabullenmemesi kendini bu yanılsamanın öznesi olarak göstermemesi durumu vardır.

Bu noktada iki farklı imgelemden-yanılsamalardan bahsedilir; “sahipli imgelemler ve onların’ sahibi olmayan kişilere ait imgelemler, özneli yanılsamalar ve öznesiz yanılsamalar, benliğin imgelemleri ve benliksiz imgelemle. Octave Mannoni bu iki çeşit imgelemi ‘foi’ (sahipli imgelemler) ve ‘croyance’ (sahipsiz imgelemler) olarak tanımlıyor. Bu kavramlar ‘beyan’ (foi) ve batıl inanç’ (croyance)”tır (Pfaller 2009: 537). Burada Mannoni’ye göre sahipsiz imgelemler tüm kültürlerde bulunurken sahipli imgelemler tarihsel olarak geç dönemde ortaya çıkmış ve sadece belli kültürlere özgü oluşmuştur. Bu noktada bireylerin gerçekten de kendi kendilerine ve beyan ederek bir şeye inanmaları sadece belli kültürlerde gereklidir. Aslında bu kültürlerde sahipli ve sahipsiz imgeler arasında kültürel ve tarihsel dönemde bir ilişki mevcuttur. Bir kültürde “beyan’ şekli ortaya çıkar çıkmaz temel donanıma ait batıl inançları giderek örtmeye ve bastırmaya, daha doğrusu ‘onları ezerek üzerlerinde yapılanmaya’ başlıyor. Bir kültürde beyanlar çoğaldıkça batıl imgelemler siliniyor. Buna göre bir kültürün imgeselinin kendine özgü düzenlenme şekli batıl imgelemlerden oluşan temelin beyanlar (sahiplenilmiş imgelemler) tarafından ne ölçüde üzerinin kapatılmış olduğuna bağlı oluyor. Bu durum örneğin büyü yaptığım bilen ve bilmeyen ama yine de yapan (mesela araba çalışmadığında onunla konuşmaya başlayan bizim gibi) kültürler arasındaki farkta kendini gösteriyor” (Pfaller 2009: 539). Bu noktada batıl inançlarının üzerini hiç kapatmayan ya da az kapatan kültürler ve büyük ölçüde kapatan kültürler arasındaki temel farklardan yola çıkılarak postmodern kültürün kendine özgü yapısını daha net görülebilir. Bu yapıda başlıca iki tez ileri sürülebilir. Bunlardan ilki sahipsiz imgelerin ciddi bir yıkıma uğradığı, sahipli imgelem tarafından özümsendiği, daha doğrusu bastırıldığı ölçüde yok olduğudur. Bir beyan kültürü olan postmodern kültürde yanılsamaların-“imgelemlerin büyük çapta sahiplenildiği kültürlerde başka hiçbir dönemde insanların bir şeylere postmodernitedeki kadar büyük ölçüde benlikleriyle inanmak zorunda kalmadıkları görülür. İkinci tez ise sahipsiz imgelemlerin bastırılması beraberinde hazzın bastırılmasını getirmektedir. Çünkü sahipsiz imgelemler kültürel hazzın kaynağı. Bu yüzden postmodernitenin kültürü son derece sofu, haz düşmanı bir kültürdür” (Pfaller 2009: 538).

Bu görüşlere karşı, rölativizm, septizm,  ve sinizmin en koyu bir şekilde yaşandığı bir postmodernist dönemde sahipsiz yanılsamaların-imgelemlerin gerçekten tehlike altında olup olmadıkları, yok edilip edilmediğinin tartışmak yerine bu tip imgelemlerin hüküm sürdüğü itirazı gelebilir. Hatta bu duruma, bireylerin gayet rasyonalist olduklarını iddia ettiği bir dönemde, herkesin bir medyumunun bulunması sinik akıl çağında yaşadığımızın bir delili olarak örnek gösterilebilir. Ayrıca ideolojilerin hepsinin bittiği veya aşıldığı iddiaları da hâlâ sahipsiz imgelemlerin hâkimiyetinin altında bulunduğumuzun göstergesi sayılabilir. Bütün bu iddialar ve göstergeler hayatımızda sahipsiz imgelerin rolü hakkında bir ipucu sunmaz bizlere. Çünkü “Postmodern sinizm ve relativizmin, postmodern inançsızlığın kendisi de aslında hep bir inanç: kişinin kendi kendisine inancı. Bu oluşumlar imgelemlere yönelik dev bir tarihsel sahiplenme projesine ait; bu proje, imgelemlerle olan ilişkimizden sürekli artan ölçüde öz-itibar türetmek üzerine kurulu”du (Pfaller 2009: 538). Bu itibarlar facebook’lar twitter’ler üzerinden yaygınlaştırılmaya çalışılırken insanın kendine olan inancı bir fetiş haline geliyor. Her dakika twitter ve facebook’tan özel hayatını deşifre eden milyarlarca insan, acaba hayatlarını izlenmeye-dikizlenmeye açmakla evrensel mirasa ne gibi zengin estetik, etik ve düşünsel değerler sunuyor? Yok, eğer sunamıyorsa neden izlendiğini düşünüyor veya düşündürülüyor. Bu tavır hem ben’in fetişleşmesi hem de psikanalizimin ortaya koyduğu gibi ‘arzu nesnesi’ olma isteğinin bir dışa vurumudur. Burada kendini bir arzu nesnesi olarak sunum, bir nevi bilindiği varsayılan özne konumuna geçmektir, bu durumda izlenilen, herhangi bir zengin etik, estetik ve düşünsel değer sunmadan ister istemez takipçiler tarafından idealleştirme ve izlenilenle özdeşleştirilme sonucunu doğurur (Demir-Atay 2009: 113). Üstelik burada izlenilen açısından, Lacan’ın ortaya koyduğu imgesel dönemdeki bir zevki veya hazzı gecikmiş bir halde yaşamaktan başka da kazanım da yoktur. Yukarıdaki duruma benzer bir sunum “talkshowlarda ardı gelmez ifşalara ve tek kişilerin kısa süreli şöhreti uğruna toplulukların uzun vadeli haysiyet kaybına -her şeyden çok da artık kimsenin televizyona çıkıp toplumu bütün olarak ilgilendiren konular hakkında konuşmasına ve ilgili topluluklara ulaşmasına fırsat verilmemesine-yol açıyor. Toplumsal alan tamamıyla kişisel ihtiyaçlara hitap eder ve apolitize bir hal alıyor. Toplumun güya yaderk/heteronom standartlarına karşı oluşan anti-otoriter isyan ve mutlaka pek de gerçek olmayan ‘Reality-TV’de özel kimliklerin şiddetli dışavurumları politize edilebilecek her tür toplumsallığı ortadan kaldırıyor.” (Pfaller 2009: 538)

Kişinin kendi kendisine inancını fetiş haline getirdiğinin bir diğer örnek politik alanda verilebilir. Şöyle ki örneğin politik görüş meselesinde “1968′den sonra çok temel bir değişiklik meydana geliyor. 1968′den önce kişinin politik duruşunu mensubu olduğu sınıf belirliyordu. 1968′den sonra ise birden bire kişinin politik görüşünü kendi kendine oluşturması beklendi. Kişi uygun görüşe sahip değilse artık muhalif olmaktan öte ahlak yoksunu” adamın biri sayıldı (Pfaller 2009: 538). Hiç kuşkusuz bu durum politikanın sınıflar üzerinde yapıldığı bir coğrafya içindi. Politik duruşun değerler üzerinde yapıldığı bir iklimde ise işler daha bir karmaşık hale geldi. Bu nedenle genç kuşağın politik görüşlerini mensup oldukları sınıfı aşarak neredeyse sınıflarının çıkarlarından bağımsız ve bağlantısız olarak meydana getirmeleri şart koşuldu. Farklılığı ve karşıt istekleri dile getiren herkes, toplumun değerler yapısına göre ayrılan bakış açısı dâhilinde birer muhalif değil düpedüz değişmenin karşıtı sayıldı, daha sonra ise durum daha bir içinden çıkılmaz hâle geldi, kendilerinden olmayan her türlü liberal veya hümanist görüş fitne damgası yedi. Benzer şekilde postmodernist çağda toplumsal cinsiyetin değişikliğe uğradığı görüldü. Cinsiyetin toplumsal olarak kurgulanan bir şey olduğu (Cpjec 2009: 575) ve tüm toplumsal kurgulamalar gibi değiştirilebileceğini telkin edilmeye çalışıldı. Yeni ‘buyruk’un cinsiyetin değişimi yani “Bend your gender!’ olması ve “gender bender’e dönüşesi artan sorumlulukla beraber kişisel bir borç meselesi haline geldi (Pfaller 2009: 538). Bunu değiştirmeyenler, politik görüşlerini değiştirme çabası göstermeyenler gibi toplum dışına itildi, hem dünyanın gidişatına ayak direyenler olarak damgalandı, hem de mevcut toplumun ilerlemesindeki engeller olarak suçlandı.

Benzer bir değişiklik karnımızı doyuran işimizi algılayışımızda ortaya çıktı. Mevcut dönemde ölmeyecek, kadar karnımızı doyuracak asgari ücretli işler haricinde basitçe yapıyor olacağımız bir iş bulmak neredeyse imkânsız bir hâle geldi. Yapılan işler için kendi özel meslek tanımlarımız oluşturduk. Hatta işin bir tarifi yoksa bu işi tanımlamada kendi yorumumuzu getirmemiz şart koşuldu. Özelliklede de büyük şehirlerde yeni kurulan özel üniversitelerden bir kısmı bu yeni iş tanımlarına uygun bölümler açarak, devlet üniversitelerinin yıllardır kararlı duruşunu ve bir üniversiteden beklenilen tavrı sergilemekten uzak, masraflı bölümler açmak yerine kolayca par(sa)yı toplayacak bölümler açtılar ve bu mesleklerin-bir meslek olarak kendilerinin de inanmadıkları-tanımlanmasına önayak oldular. Benzer bir durumda sivil hayatta da yaşandı. Bahsi geçen yeni mesleklere eleman yetiştirecek güvenlik ve temizlik şirketleri gibi kurumlar kuruldu. Bunlar ‘bekçi’yi ‘koruma’, ‘çöpçü’yü ‘temizlik görevlisi” olarak tanımlayıp, kurslarına katılanlara iş garantisi verdiler. Herhangi bir kamu kuruluşunda ihaleyi kaybettiklerinde de işçilerin işten atılması karşısında bir çözüm bulamadılar. Böylelikle onlara güvenen ve inananlar güçlü hiyerarşilerin oluşturulmasında hak etmedikleri davranışlara maruz kalırken bütün bu çektiklerinin altında kültürel narsisizmin toplumsal örgütlenmesini fark edemediler. Hal böyle olunca da bahsi geçen işçiler yeni tanımlamalarla aşkınsal-transandantal bir görünümle yüceltilen işlerine-meslek tanımlamalarına kendilerini adadılar, bu simgesel tanımlara tutkuyla bağlılık gösterdiler ve görevleriyle bütünleşip özdeşleştiler. Çalıştıkları şirket de ihaleleri alamayınca en büyük hayal kırıklığına kendileri uğradılar. İşte postmodernizm döneminin kültürel narsisizmi kişinin işiyle kendi arasına fark görmesine karşı çıkar, böylece postmodernizmin ortaya çıkardığı “imgelemleri sahiplenme ve toplumsal rollerin benlikle zorunlu birleştirilmesi eğiliminin hâkimiyeti büyük ölçüde kendini” göstermiş olur (Pfaller 2009: 539). Aynı durum ideoloji ve dinî alanda, inanç yönünden de da baş gösterdi. Artık günümüzde gidip de var olan “herhangi bir ideolojiye veya dine mensup olamıyoruz. Tüm bu anlamlandırma seçeneklerini de kişiselleştirmemiz, ‘religion bender’ olmamız, örneğin Hıristiyan cemaatinin aracılığı olmadan kişisel yolumuzla Hıristiyan tanrısına ulaşmamız veya Budizm, Hıristiyan hippie-mistisizmi ve new-age öğretilerini harmanlayarak ya da ateizm ve yemek masası sanatına veya erotik anlara sınırlı mum kullanımımızla kendi çok özel inanç karışımımızı oluşturmamız zorunlu” bir hâle gelmiş durumda (Pfaller 2009: 539). Kendimiz için harmanladığımız bu türden inanç ve ideoloji karışımlarının sebebi de kültürel narsisizmin ortaya çıkardığı kendi kendimize ait inancımızın fetiş haline gelmesidir.

İdeolojik ve inançlar için geçerli olan bu postmodern durum teli aşk ve sevgiyle atılan kurumlarda da kendini açıkça gösterdi. Bu alanda da tarihin uzun yıllar bin bir tecrübeyle oluşturduğu kurumlar tepetaklak edilirken bu toplumsal kurumlara uyum göstermenin gittikçe imkânsız bir hâle geldiği görüldü. Artık evlilik kurumu yerini evlenmeden beraber yaşanan ilişki modeline bıraktı. Bu arada “eskiden birbirinden çok farklı ilişki şekillerine (bir yandan evliliğe öte yandan evlilik dışı aşk ilişkisine) yapılan talepler şimdi tek bir ilişki modeline yapılıyor. Bu durum beklentilerde aşırı bir yükselmeye yol açmakta: evlilikte olduğu gibi bakım ve güvence garantisi vermek gerekiyor, ancak bu garantinin resmi şekilde değil aşk ilişkisinde olduğu gibi kalpten verilmesi bekleniyor, aynı zamanda yüksek cinsel çekim gücüne sahip olmak hatta cinselliğin ıssız köşeleri (ki seks endüstrisinin propagandaları bu tip uygulamaların çıktıkları kurumlardan farklı kurumlara geçirilmelerinin kolayca mümkün olduğunu telkin etmekte) hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor. Bu ‘kurum-bozumu’ ve ‘romantize ediş’ yoluyla özümseme baskısı aşk ve aşka bağlı kurumlar alanında da ciddi bir artış göstermekte azami ölçüde istenilen benlik-uydumculuğunu (benlik-konformizmini) sağlayacak adeta biçimsiz şekiller üretmek gerekiyor; bu sivrilen ihtiyaç tüm yapısal gerçekliklerin önüne geçme eğilimini gösteriyor” (Pfaller 2009: 538). Bununla birlikte yine evlilik dışı birlikte yaşamda, en küçük bir anlaşmazlıkta her iki cins için de kapının önüne koy(ul)ma tavrını ortaya çıkaran yerleşmiş olan narsisizme, fetişleşen bir ‘ben’e işaret eder.

Bütün bu örnekler postmodern kuşkuculuğun hiçbir şekilde sahipsiz imgelemler-yanılsamalar alanına ait olmadığını, sahipsiz imge-yanılsama bırakmadığını bunun tam tersine yanılsamaların-imgelerin bütünüyle özümsenmesi gerektiğini telkin ettiğini açığa çıkarmaktadır. Bu da göstermektedir ki postmodernizmin çabası imgelemleri-yanılsamaları tamamıyla kişisel imgelemler-yanılsamalar haline gelecek kadar değiştirmektir. Bu başarıldığı takdirde de “Ben tamamen kendime özgü bir x (gender, dünya görüşü, iş, din, ilişki modeli, vs)” oluşturmaktır (Pfaller 2009: 539).

Bu noktada imgelemleri-yanılsamaları bütünüyle sahiplenme çabası, insanların kendine itibar etme hedefine bağlıdır. Bu nedenle postmodern çağda “insanlar kendi benliklerinden farklı bir şeye inanma yetisini kaybediyorlar. Çünkü imgelemi sahiplenmenin amacı öz-itibar; inanmak istenen şey eninde sonunda insanın kendisinden başka birşey değil” (Pfaller 2009: 540). Postmodern kültürel narsisizmi yaşayan bireyler zannettiklerinin aksine bunu öz-benliklerine en uygun kimliği elde etmek için yapmıyorlar. Psikanalistler böylesine bireyin üstüne tamı tamına oturan bir kimliğin olmadığını çoktan ilan etmiş durumdadır. Kültürel narsisizmi yaşayan bireyler bu kimliklerin tümüne aldıkları mesafeden kendilerini beğenmek ve bu mesafeden zevk almak için yapıyorlar (Pfaller 2009: 540). Kültürel narsisizm sonucu ben’likler bu şekilde büyüyünce de Hegel’den tek kelime oku(ya)mayan öğrenci Hegel’e katılmadığını, katılmak zorunda olmadığını yüksek sesle ilan ederken bu öğrenciye eğitim veren ise Freud’un ortaya koyduğu Oidupus Kompleksini bizim çocukların değil, Batılı çocukların yaşadığını en saygın öğretim kurumlarının koridorlarında yüksek sesle dile getirme cesaretini kendinde buluyor. Bu noktada kültürel narsisizmi yaşayanlar eklektizmi kabul etmiyor, eklektizme başvurmuyor, fakat kendilerine eklektizmin verdiği bütün her tür bilgiyi olumsuzlayan o eşsiz bilgiye de nereden, nasıl sahip olduğunu-çünkü bunların öğrenim gördüğü eğitim kurumlarının durumu, yetiştiği aile ve toplumsal çevresinin bilgiye yaklaşımı oldukça belirli- bir türlü açıklamıyor. Bu nedenle de kültürel narsisizmi şayanların ilk yazılarıyla son yazıları, ilk romanlarıyla son romanları, ilk şiirleriyle son şiirleri arasında hiçbir yol al(a)madıkları görülüyor. Çünkü onlar hep kendilerinin fetiş hâline getirdiği ben’liklerini yazıyorlar.

Bu noktada imgelemlerin-yanılsamaların yoğun bir halde sahiplenilişi sebebiyle kendi kendine çok fazla inanan kişiler, başka hiçbir şeye inanamamak durumunda kalıyor. Bu durum “imgelemlerin aşırı sahiplenilmesinin bir sonucu olarak imgelemlere olan sözde postmodern mesafeye neden oluyor. Postmodern kuşkuculuk ve postmodern inançsızlık yalnızca öz-itibarı hedefliyor; bu yüzden de batıl inanç kategorisine değil beyan kategorisine giriyor. Postmodern rölativizm ve kuşkuculuk arttıkça batıl inançların yani sahipsiz imgelemlerin alanı bu sebeple yıkıma uğruyor. Öz-itibar üretimi çoğaldıkça haz (lust) duygusu imkânsızlaşıyor” (Pfaller 2009: 540). Bu ifadelerde bahsedilen sahipsiz imgeler, Lacan’ın psikanalizim kuramında ortaya koyup sistematize ettiği çocukluğun erken döneminde yaşanan imgesel dönemine aittir. İşte bu imgesel döneme ait bu ilkeler ikinci postmodernist dönemde zannedildiğinin aksine büyük ölçüde bastırılmaya çalışılmaktadır. Hâlbuki postmodern çağının kültüründe hazzın bastırıldığının, daha doğrusu imkânsız kılındığının tam aksinin geçerli olduğuna dair itirazlar gelebilir. Bu itirazlara dayanak olarak da reklamların bizleri sürekli zevk almaya zorlayan büyük çapta üst-ben, süperegonun emirlerine maruz bıraktığını, hazların sürekli birtakım etkinlikler ve uyarıcılarla tenimize dokunduğu, zevke ulaşmak, hazza ermek için Freud’un nirvana olarak nitelediği ‘ölüm’ü kovalayan ekstrem uğraş ve sporlara yöneldiğimiz örnekleri gösterilebilir. Bu örneklerden zevk almaya yönelik büyük çapta teşvik ve telkinin olduğu, tamamıyla hedonist bir postmodern kültürde yaşadığımız iddia edilebilir. Bu iddiaların hiçbiri gerçekle bağdaşır nitelikte değildir. Çünkü postmodern dünyada bireylerin en basit zevkleri abartılırken büyük çabalarla gizlenen tutucu bir sofuluğun da hazza karşı inanılmaz derecede bir düşmanlığı vardır. Bu düşmanlık örneğin “fiziksel güzelliğin kültürel anlayışında meydana gelen değişikliklerde de kendini göstermekte. Bu, alanda kozmetik ve modadan cerrahiye kadar uzanan geniş çapta bir kayma beliriyor. Henüz yakın zamana kadar bedeni yapay şekillerde ekstra cazibelerle donatma adına büyük uğraşlar verilirken şimdi her şeyden çok güya rahatsız edici doğal özelliklerden kurtulunmaya bakılıyor. Süsleyici olanaklar kültünün ve bunlara duyulan büyülenmiş ilginin yerini fiziksel kusurlara duyulan ve sürekli artan bir iğrenme hissi aldı. Kozmetik edimler giderek daha çok hor görülüyor (bazı Amerikan üniversitelerinde parfüm kullanımının yasaklanması gibi); artık istenen sadece bedende göze çarpan bir şeyin bulunmaması. Atılgan ve iyimser ‘ekleme’den savunmacı ‘çıkarma’ya bu geçiş güzelliğin gösterişli yapmacıklıklarının yerini giderek cerrahinin acı gerçeğine bıraktığı anlamına geliyor. Artık (başkalarına ait) imgelemlerin yüzeyinde değil sadece bedensel gerçekliğin derinliğinde çalışılıyor” (Pfaller 2009: 541). Hal böyle olunca da postmodernizmin yaşandığı çağda insan “kendi bedenini -bu durumdan çıkar sağlayanların ustaca yönlendirmeleri sayesinde- iğrenç ve düzeltilmeye muhtaç olarak görüyor ve ameliyat sayesinde tamamen kendilerine ait bir güzelliğe erişmeyi umuyorlar-’ayrıntılardan arıtılmış’, etnik özelliklerinden veya bireysel işaretlerden arındırılmış istenildiği gibi bir kimlik Ancak bu süreci belirleyen şey asla tatmine erilememesi ve sürekli yeni müdahaleleri gerektirmesi” (Pfaller 2009: 541). İşte bu narsisizm dolayısıyladır ki bireyler eskiden çirkin olduklarını duyumsadığı uzuvlarını cerrahi müdahalelerle en çok beğendikleri, hayranı olduğu kişinin uzvuna benzetmeye çalışırken yaşanılan mevcut anda sadece kendilerinin sahibi olacağı görünümde bir uzvu elde etmek istemektedirler. Bu açıkçası ben’i bir başkasına değil sadece ‘ben’i bana benzet’ söylemiyle dile getirilecek narsis bir tavırdır. Pek tabii ki Lacan’ın Ayna Evresi olarak ortaya koyduğu çocukluğun erken döneminde karşılaşılan bu narsis beden algısı bütünüyle yanılsamadan ibarettir (Çelebi 2009: 239).

Yukarıda ortaya konulduğu gibi kültürel narsisizmi yaşayan bireylerin kedine sunulan karşısında sürekli eklemlemeye gitmesi ve asla tatmine erememesi durumunu Lacan insanın genel serüveni olarak ortaya koyar. Üstelik Lacan, tatmine erişilmemesi durumunun arzuyu-kültürel narsisizmi yaşayan bireyin eklemlemesini-devam ettirdiğini ortaya koyar (Faraci 2009: 599) Fakat Lacan mutlak tatminin simgesel alanda çeşitli ikamelerle sürekli ertelendiğini, kültürel/simgesel alanın kökensel arzu ve hazlarını bilinçdışına bastırıp biyolojik bireyi kültürele dönüştürdüğünü de ortaya koyar. Bu noktada kültürel narsisizmin yaşandığı günümüzde gerek Freud’un üst-ben’inin gerekse Lacan’ın simgesel kültürel alanının artık bastıramadığını, bilinçdışına itemediğini üst-ben’e, simgesel/dilsel alana itaat edildiği ve boyun eğildiği ölçüde de bireyin cezaya çarptırıldığı görülür. Bu kültür “bireylere estetik sorunlara meydan okumaları için bilgi ve araçlar sağlamadığı ve onun yerine bunları yok etmeye teşvik ettiği için hayranlık ve mutluluk yerine iğrenme ve kendine güvensizlik doğuruyor. İşte burada bu kültürün haz düşmanlığına yönelimi kendini açık ediyor” (Pfaller 2009: 541).

Bu noktada postmodernizmin hedonizmi sadece “sınırsız öz-meşruiyet veya öz-uydumculuk mecburiyetinden oluşmakta: bu kültür bireyleri kendileri için istedikleri -yani, kendi benliklerini göçüşleri ile bütünüyle örtüştürebildikleri- her şeyi almaya teşvik ediyor. Adeta şöyle diyor eğer bir şeyi gerçekten ve tamamen istiyorsan o zaman hiç kimse sana onu yasaklayamaz. Al onu, Go for it’” (Pfaller 2009: 541) Aslında bu tür ifadeler ve edimler ilk anda kulağa özgürleştirici bir şey söylem gibi gelmekte ancak bunun karşılığında bireylerin neleri kaybettiği fark edilememektedir. Bu kaybedilen şey ise, “bireylere artık tamamen istedikleri ve onayladıklarının dışında hiçbir şey yapmaya izin” verilmemesidir (Pfaller 2009: 542). Böylelikle de insan, kendini bütünüyle ve sürekli olarak değil de sadece bazen, kısmen veya belli şartlar altında, başkalarının onayladıklarından vazgeçmek durumunda kaldığını hissetmektedir. Dolayısıyla insanın beklentilerinin meşruluğu, uyum göstermeye bağlanıyor ki bu da aslında özgürlüğü ortadan kaldıran tam bir baskıdır. Bu durum da bireyin sadece istediği şeyleri yapabilmesini sağladığından istemediklerini- başka hiçbir şey yapam(a)yacağına neden olur. Bu noktada bireyin gerçekten de çok az şey yapabileceği gerçeği gözlerden uzak tutuluyor. Hal bu olunca da Slavoj Zizek’in “Non-ism’ diye adlandırdığı, bize alkolsüz bira, bedensiz seks, kafeinsiz kahve, yağsız krema ya da sigara ve ‘politik olarak doğrucu’ küfür yasakları veya açık alan sanatının ortadan kaldırılmasını kazandıran- aşırı sofuluk eğilim(i)” (Pfaller 2009: 542) kültürel narsisizmin yaşandığı postmodern durumda kendini açıkça gösteriyor

Slavoj Zizek, mahrem kültürlerin özgürlüğünü bir şeyi yapabilme veya bir şeye sahip olabilme olanağından çok sadece başkaları tarafından rahatsız edilmemekten ibaret olduğunun altını çizer. Bu özgürlük de bu kültürün medeniliği tarafından belirlenmiyor. Bu noktada “Politik ‘Non-ism’ toplumsal alanda sürekli ‘eksiltmeler’ yapan ‘Non-citoyen’ler (non-vatandaşlar) üretiyor: insanlar toplumsal alanda kendilerinden bildikleri dışındaki her şeyi yok etmeye teşvik ediliyorlar. Geçmiş çağlarda insanların toplumsal alanda başkalarına hoş görünmek için yaptıkları şeylerin ta kendisi bugün özel alanda yasaklanmaya çalışılıyor.” (Pfaller 2009: 542) Buna en güzel örnek sigara yasağıdır. Geçmiş yıllarda genellikle özel alanda pek sigara içilmez ve sadece toplumsal alanda tütün mamulleri kullanılırken bu davranışın bir medeniyet işareti, bunu yapan insanın ise ‘public man’ rolünün bir parçası olduğu kabul edilirdi. Oysa günümüzde bu yasakla birlikte insanın toplumsal rolünü oynanması tahammül edilmez ve müstehcen özel bir tutku olarak algılanmakta ve insan suçlu olarak damgalanmaya çalışılmaktadır. Eskiden insanlar toplumsal alanda sigara içip medeni olduğunu göstermeye çalışarak Lacan’ın oraya koyduğu gibi sembolik/kültürel varlık olduğunu ispatlamaya çalışırken bu gün bu davranış başkasının-ötekinin dayanılmaz hazzı olarak görülüp kınanmaktadır (Pfaller 2009: 542). Sigara yasağı karşısında şikâyet edenler simgesel/kültürel alanda medeni olduğunu göstermeye çalışan bireylere “eğer illa ki kibar ve sofistike olmanız gerekiyorsa o zaman lütfen kendi evinizde olun” demekte bireyin her türlü hazzının başkasının dayanılmaz zevki olarak görmesiyle de algılananın aksine postmodern kültür kendini çoktan haz düşmanı ve sofu olarak ilan etmiş olmaktadır (Pfaller 2009: 542). Böylelikle günümüz postmodern narsis kültüründe şaşırtıcı derecede ve şekilde bir çok birey “estetik ameliyat yaptıracak kadar kendini bedenlerinin karşısında, veya toplumsal alanda cinsellik, tütün kültürü, sanat, cazibe, kara mizah veya alay karşısında yoğun iğrenme ve utanç duygularına kapılmakta geçmiş yıllarda sofistike olarak görülen şeylerden haz almamakta, kendilerine doğrudan doğruya müstehcen veya itici gelen şeyleri el çabukluğuyla zevk verici şeylere dönüştürmeyi becerememekte; yüce şeyleri gündelik estetik anlayışına veya doğru adetler kabul edilenlere ters düşmesinden dolayı estetik bir hayranlık uyandırabilecek ‘yüce’ objeler- haline getirememektedir” (Pfaller 2009: 542). Bu şartlar altında müstehcen, korkunç veya zevksiz olarak kabul edilenler, kolayca haz verici olarak algılan(a)mayacaktır. Hâlbuki bunların haz vericilere dönüştürülesi için sorunlu özellikleri sebebiyle yükselen bir haz unsuruna çevrilmesi gerekir. Pfaller buna örnek olarak insanların zaman zaman bilerek ve isteyerek sağlıklı beslenme kurallarını yıkıp kendilerine özel günlerde büyük bir zevkle çok yağlı veya hazmı zor şeyler yemeye izin vermeleri; yani günlük dilde ‘iğrençlik yapmaları gerektiğini ileri sürer. Bu noktada Pfaller, postmodernizmi yaşayan bireylerin tiksinti uyandıran şeyleri yüceliğe dönüştürmesi gerektiği üzerinde durur. Fakat postmdern bireyin yeteneği bu dönüşüm konusunda yetersizdir. Çağımızın özelliği olan bu kabiliyetsizlik ise bireyin yapısı veya eğitimiyle ilgili olmaktan ziyade çağın postmodern kültürüyle alakalıdır.

Bu noktada içlerinde Freud ve Lacan’ın da bulunduğu kültür teorilerine göre medeniyet, öncellikle çocukluğun erken döneminde yaşanan imgesel dönemin hazlarını, arzularını ve istençlerini yasaklayan bir alan olarak tanımlanır. Foucault medeniyetin güdeleyici yanına dikkat çekerken yasağı biraz hafifletir. Pfaller ise medeniyetin emirler verdiğini ve genelde vazgeçilmesi gereken şeylerin yapılmasının buyurduğu ve merasimli sınır aşımlarında şenlikli eğlenceler, sevinçli zaferler veya fırtınalı coşkular olarak tadılmasına olanak tanıyan törensel istisna durumları yarattığına dikkat çeker. Pfaller buna örnek olarak da belli bir hayvanın yenmesinin kesinlikle yasak olduğu totemist toplumların yılın belli bir zamanında bu yasağın kaldırıldığını, bir buyrukla şenlikli ve törensel bir olay halinde totem yemeğinin yenmesi gerektiğini, kimsenin yasağı işaret ederek veya kişisel tiksinti sebebiyle bu faaliyetten kaçınmadığını gösterir. Günümüz toplumumuzda yasaklananın buyrulana çevrildiği buna benzer durumlar var. Hiç kuşkusuz bu duruma sebep kültürün buyrukçu yönündür. Bu yönle belirli bir yüceltim sağlanır. Bu yüceltim “organik bastırılmışlık’ ve bu bastırılmışlığın kültür tarafından üzerinin örtülmesi sebebiyle bireylerin arzularının önüne konmuş engelleri aşmalarını sağlayan yine kültürel buyruklardan oluşuyor. Birbiriyle çatışan itkilerin taşıyıcısı olarak işleyen ve gizlilik döneminde ulu ve pek çok itkiye düşman bir ego oluşturmuş bireylerin çatışmasız ve egoya uygun olarak ya çok az ya da hiç yaşayamadıklarını, yüceltim buyurmak suretiyle imkânlı hale getiriyor” (Pfaller 2009: 544). Bu noktada Pfaller’in bahsettiği, ‘yüceltim’in postmodern kültürde oynadığı role benzer bir rolü Bahtin’e göre ‘karnaval kültür’, katı dini ve toplumsal hiyerarşilerin, soylu edebiyatların ve sembolik dünya algısının hâkim olduğu Ortaçağ Skolâstik kültüründe yerine getirmiş ve başarılı olmuştur. (Bahtin 2005: 117)

Hiç kuşkusuz postmodern dönemde, bireyleri bu kültürel narsisizminden kurtaracak olan yüceltimdir. Bu da başka bir yazının konusudur. Fakat günümüzde kültürel narsisizmden kaynaklanan huzursuzluğu yenmesi için mevcut medeniyet bireye hiçbir fırsat sunmuyor. Hatta bu medeniyet bireylerin kendilerini yüceltime kapatmansa ve kendilerine hazlar verecek kaynakları reddetmesine önayak olarak narsistik itici güçleri destekliyor. Dolayısıyla da narsistik kültür, bireyleri egolarından uzaklaştıracak hiçbir şeyi yapmıyor, bu bireyleri narsisizmden uzaklaştıracak olan yüceltim kültürünü de utanılacak bir durum olarak sunuyor. Hâlbuki Lacan’ın psikanalizim kuramına göre insanın erken çocukluk döneminde yaşadığı haz ve arzu alanı olan imgesel dönemden simgesel/dilsel alana geçişi biyolojik varlıktan kültürel varlığa bir dönüşümüdür. Bu noktada kültürel/simgesel alan bireylere, sofistike davranması, yüceltim yapmasını teşvik ve telkin ederken narsistik kültür ise “asi ve otorite karşıtı hisleri kendi lehine kullanıp yüceltim kültürünü otoriter ve müdahaleci olmakla suçlayabiliyor. Bireyler ise özgür, bütünüyle kendileri, otonom ve özgün olmak istiyor ve bir role yerleştirilmeyi, müdahale görmeyi, kendilerinden fazlasını olmayı hatta mutlu olmayı bile kabul etmiyor. Bu durum örneğin bireylerin evlerinde olduğundan birazcık daha kibar ve resmi davranmak zorunda oldukları her tür toplumsal alanın güya ‘özgün’ özel alanlar uğruna yok edildiği bir sürece yol açmakta. ‘Public man’ narsisistik medeniyet tarafından bir yaderklik/heteronomi figürü” olarak karalanmaktadır” (Pfaller 2009: 544).

Bu noktada şu rahatlıkla söylenebilir ki günümüzün narsistik postmodernizm kültürü bireyin kendine olan inancını bir fetiş haline getirerek arzu ve hazları destekler gibi görünse de aslında kaba bir sofu tavrıyla bu hazların ve arzuların karşısında yer alıyor. Ayrıca yine bu narsistik kültür, bireye çeşitli kimlik seçenekleri sunsa da aslında tavır olarak bireyin kendine olan inancını fetiş bir durumda bir kimlik hâline getiriyor. Bahsi geçen bu Narsis kültür, bireyleri hem yüceltim kültürüne sürekli isyana sürüklemek istemekte hem de bireylerin aydınlanmanın bir önkoşulu olan eklektizmi reddetmesi için cesaretlendirmektedir.

 

Kaynakça:

 

Barbaras, Renaud (2010), “Neden Hâlâ Husserl”, Baykuş-Husserl Özel Sayısı, Sayı 6.

Bahtin, Mihail, (2005), Rabelais ve Dünyası, (çev. Çiçek Öztek), İstanbul, Ayrıntı Yayınları.

Baykan, Fehmi (2000), Nietzsche’nin Felsefesi, İstanbul, Kaknüs Yayınları.

Bochenski, J. M (2005), Felsefî Düşünmenin Yolları (çev: Kurtuluş Dinçer), Ankara, Bilim ve Sanat Yayınları.

Cpjec, Joan, (2009), “Cinsiyet, Serap mı Kurgu mu?” (çev. Berkay Ersöz), Mono KL, Lacan Özel Sayısı, S. VI, VII

Çelebi, Vokan, (2009), “Dış Yakınlığın Çıkmazı ile Dışarının Sorumluluğu Arasında: Lacan ve Levinas’ta Başka”, Mono KL, Lacan Özel Sayısı, S. VI, VII

Demir-Atay, Hivren, (2009), “Bir Okuma Deneyimi Olarak Jouissance: Lacan, Aktarım ve Edebiyat”, Mono KL, Lacan Özel Sayısı, S. VI, VII

Eagleton, Terry (2004), Edebiyat Kuramı, (çeviren: Tuncay Barkan), İstanbul, Ayrıntı Yayınları.

Faraci, Fiona, (2009), “Cinsel İlişki-sizlik”, Mono KL, Lacan Özel Sayısı, S. VI, VII

Freud, Sigmund, (2003), Günlük Yaşamın Psikopatolojisi, (çev. Şemsa Yeğin), İstanbul, Payel Yayınları.

Lucy, Nially, (2003), Postmodern Edebiyat Kuramı, (çev. Aslıhan Aksoy) İstanbul, Ayrıntı Yayınları.

Nietzsche, Friedrich Wilhelm (2002), Güç İstenci (çev. S. Umran), İstanbul: Birey Yayıcılık

Özlem, Doğan (1996), Metinlere Hermeneutik (Yorumbilgisi). Dersleri, Cilt I, II, İstanbul, İnklâp Kitabevi

Pfaller, Robert, (2009), “Ben-lik-Başkası Olmadan” (çev. Vanina Kutelas), Mono KL, Lacan Özel Sayısı, S. VI, VII

Sartre, Jean-Paul (2009), Varlık ve Hiçlik (çev. Turhan Ilgaz ve Gaye Çankaya Eksen), İstanbul, İthaki Yayınları

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...