Edebiyat, Köşe Yazısı, Yazılar

VARLIĞIMIZ DILIMIZDIR, DILIMIZ EVIMIZ YA DA SANAL DÜNYADAN EVIMIZE SIZANLAR

0 149
kalem20kaC49FC4B1t-1

 

                                                                                                          “Dil, varlığın evidir.”

                                                                                                                 M. Heidegger

 

 Dil, insanın evvela kendisini, sonrasında da dünyayı, içerisindeki nesnelerle beraber algılayıp anlamlandırabileceği en temel gerçekliktir. Dilin bu gerçekliği, insanın gerçekliğiyle bire bir örtüşür ve dil, insanın dünyası haline gelir. İnsanı; yaşanmışlıkları, zedelenmişlikleri diğer bir ifadeyle dünyada bulunmasıyla diğer canlılardan ayrılmasına imkan veren en önemli “apayrılık” (Mengüşoğlu 1988: 219) da burada belirir. İnsan; duyan, düşünen, öğrenen ve bir çok değere ilişkin anlamlandırma biçimi geliştirerek, dünya içerisinde bulunduğunu fark eden biricik “varlık”tır. “Var olma” bilincini elde ederek ontolojik/varlık bilimsel açıdan varlık şuuruna erişebilen insan, dille kurmuş olduğu ilişkiyi de, esaslı ve sahici bir yoldan meydana getirir. Dolayısıyla insanın hayatı algılama ve anlamlandırma seviyesi ile dili algılaması arasında çok yakın ve doğrudan bir ilişki söz konusudur.

 Varlığın anlamına ilişkin soru, aslında dilin özüne ve anlamına yönelik soruyla aynı yolda ilerler. Martin Heidegger “dil varlığın evidir” sözü hem bu fonksiyonel döngüye, hem de “varlık-anlam-dil” ilişkisine dikkat çeker. “Var olanların varlıklarına yönelik soru sorma yetisi”ni elinde bulunduran insan, hayatı iki farklı şekilde anlamlandırmaya çalışır. Heidegger’in ifadesiyle söylersek; insan, hayatı ve içerisindeki nesnelerle meydana gelen hadiseleri, ya var olmayı düşünerek otantik olma  tarzında ya da var olmayı unutarak otantik olmama durumunda karşılar (Steiner 2003: 75–83). Otantik olma, insanın kendi olanaklarının farkına vararak bilinçlilik düzeyinin sınırlarını keşfe yönelmesi ve varlığı kendi yapıp etmeleriyle yoklayarak anlamlandırmaya gayret etmesidir. Söz konusu farkındalığa yönelik gayret içerisinde en temel çıkış noktası “düşünme” ve “soru sorma” eylemidir. Dolayısıyla dil, var olanların iç yapısını ve özünü kavrayışta, en esaslı dayanak  olarak belirir.

 “Otantik olmama” çerçevesinde varlıkla ve var olanlarla ilişkisini unutma düzeyinde belirleyen insanın, diliyle olan irtibatı da çok sathi ve sıradan bir biçimde gerçekleşir. Bireyselleşme sürecinde dile ilişkin sıradanlığı yaşayan insan aynı zamanda, hayat içerisinde “kendisi olma” öznelliğinden vaz geçmiş ve “kendilik” (Kohut 1996: 12) vasfını da elden kaçırmış durumdadır. Bu insan,dille ilişkisini başkalarından ödünçleyerek kuracağı için, konuşma ve söylem düzeyinde dahi, kendi gerçekliğinden uzaklaşır ve –Prof. Dr. Taylan Altuğ’un işaret ettiği gibi- bireysel söz almayı başaramadığı yerde, kendi hakikatinden de kopar, tam anlamıyla özbilinçli bir varlık haline gelemez (Altuğ 2001: 14). Aslında insan, dille kurmuş olduğu bu tarz bir ilişkiden dolayı, kendisini gölgesinin esiri olmaktan kurtaracak ve aydınlanmasını gerçekleştirebilecek olan ışığını da kesmiştir.

 “Var olmayı düşünme” boyutunda hareket ederken önemli bir bilinçlilik durumu olan bu husus, insanın diğer canlılardan ayrılmasındaki “apayrılık” durumunu da daha belirgin kılmaktadır. Nitekim insan, dil yetisi sayesinde diğer canlılardan ayrıldığı gibi, dile ilişkin bilinçlenme düzeyiyle de insanlar içerisinde farklı bir konuma yükselir; görünenin ötesinde, öze ve sahici olana ilişkin bilgilenme imkanını elde eder. Söz konusu olan bu imkan, dilin sadece bir işaret sistemi olarak ele alınması ve varlıkların/adların bir göstergesi olarak kabul edilmesiyle çok sınırlı bir alana hapsedilmiş olur. Nitekim dil, düşüncenin bir biçime dönüşmüş halidir. Düşünce ise, insanın sahip olduğu zihinsel aktivitenin gelişmişliği ve derinliğiyle doğrudan alakalıdır. Humboldt’un ifade ettiği gibi “dil, düşünmenin dışa vurulmasından başka bir şey değildir” (Altuğ 2001: 62).

 İnsanlar dünyada bulunmalarını, düşünce biçimleriyle şekillendirdikleri varlıklarıyla karşılar ve varlıklarının almış olduğu şekillerle dünyayla bir alışverişte bulunurlar. Gözle görülüp elle tutulanın daha belirginleştiği bu alanda, çoğu zaman ihmal edilen; fakat “insan” adı verilen terkibin, en esaslı tarafını oluşturan ikinci bir tinsel varlık alanı vardır. Varlıkla ilgili bilgilenme edimini yalnız madde planında kurgulayıp tinsel olana sadece bilinçlerini değil kalplerini de kapatanlar; zihinsel oluşumlarını, dolayısıyla da dillerini çok dar ve kapalı bir alanda tutuyor olurlar. Çünkü sözü edilen ikinci varlık alanı sınırsız, boyutsuz ve aklın verileriyle ölçülebilen maddenin çok ötesinde metafizik bir düzlemde genişleyerek derinlik kazanır.

 Buradan hareketle insanların sahip bulundukları dilin, onların madde alanındaki bedenlerine ev sahipliği yaptığı gibi tinsel varlıklarına da bir korunak ve “yuva” görevini üstlendiğini söylememiz mümkündür. Gaston Bachelard’ın da dediği gibi “insanların evi, dünyaya açılır” (Bachelard 1996: 91). Dil de, insanların sahip olduğu düşüncelere ev sahipliği yapmaktadır. İnsanlar bu “ev”le kurmuş oldukları bağlantı nispetinde “dünya”yla olan etkileşimleri şekillendirirler. Tam da bu noktada, ifadeye çalıştığımız bu “ev”e gösterilen özen, çok ayrı bir önem kazanmakta ve Heidegger’in “dil varlığın evidir” sözü bir kez daha ışımaktadır. Varlığın/dilin şekillendiği bu mekâna kazandırılan derinlik, asırlardır farklı işaretlerle yazıya bürünen dilin “gösterdiği”nden farklı anlam alanlarının da olabileceği düşüncesini insan zihnine yerleştirir. Bu bilinçlilik sayesinde insan, egosu etrafında toplaşan nesnelerin ve meydana gelen hadiselerin aslına ilişkin bilgilenme fırsatını da elde etmiş olur.

 

 Evimizin arka bahçesi: Sanal dünyanın iki yüzü

 Sanal dünyanın sınırlarının alabildiğine genişlemesiyle varlığımız\dilimiz de zaman zaman içerisinde yer aldığı “ev”den çıkıp dolaşabileceği, nefes alıp tıkanmışlığını azaltabileceği bir “arka bahçe” kazanmış oldu. Özellikle bilincin herhangi bir forma kayıtlı kalmadan, kendine genel ağ’ın sayfalarında ifade alanı bulması, dilimizle birlikte ruhumuza da yeni imkân alanları tanıdı. Dilin kâğıt ve kalemle olan ilişkisinin tamamen değişime uğradığı bu sanal âlemde, arka bahçelerinin en az evlerinin içi kadar tertipli ve özenli olmasına dikkat eden kimi insanlar, dilin asli fonksiyonuna uygun biçimde kendilerini ifade etme ve dünyayı anlamlandırma aracı olarak farklı çiçeklerin kokularını duymaya, farklı meyvelerin tadını almaya başladılar.

 Günümüzde elektronik ortamda yayımlanmaya başlayan bir çok dergi ve kitapla birlikte bilgiye ulaşma yolundaki mesafeler sadece bir “tık” derecesine indirildi. Varlıkta olanları duyma ve var olmayı düşünme sınırında yaşayanlar için sadece “merak etmek”, o dünyaya dâhil olmak için yeterli hâle geldi. Bireysel tecrübelerini paylaşarak ortak yaşanmışlıklarda bir araya gelen insanlar, “ev”lerinden dışarı çıktıkları zaman, aynı bahçeye adım attıklarını fark edince yalnız olmadıklarını görerek daha bir heyecanlandılar ve modern zamanlarda üretilen bir araçla yine modernitenin insan ruhunda meydana getirdiği tıkanmışlığa dilin imkânlarıyla işaret etmeye başladılar.

 Şiirler, hikâyeler, denemeler, hatıralar ve ruha nefes aldıran daha bir çok metinler genel ağ’da , varlıklarına/dillerine “ev”lerindeki gibi özen gösterenler tarafından yazılmaya ve yayımlanmaya başladı. Bu açılım aynı zamanda onların dillerinin gelişmesine, varlıklarının karanlıkta kalan köşelerinin aydınlığa ulaşmasında ve arka bahçelerinden “ev”lerine bir ışığın doğmasına da imkân tanıdı. Söz konusu olan bu imkân alanı, düşüncenin farklı boyutlarını da harekete geçirerek dilin zenginleşmesine, işaretlerle arasındaki irtibatın daha esnek bir yapıya kavuşarak, görünenin altındaki anlam birliklerine nüfuz edebilmeyi de kolaylaştırdı.

 Fakat diğer taraftan modern zamanın insanı, “otantik olmama” hâlini hiçbir dönemde olmadığı kadar günümüzde yaşamaya başlayarak “varlığını” olduğu gibi “evini/dilini” de büsbütün unuttu. Hatta bu insanlar, kendileri için bulunmaz bir fırsat olan ve çöplükten farksız hâle gelen “arka bahçe”lerinde pis kokulara ve özensiz manzaralara aldırmadan yaşamaya başladı. İnsan, sahici olan ile sanal olanı, öze ilişkin olan ile “mış gibi” olanı ayırt edemez bir hâlde, var olduğunu düşünmeden ve varlıkta olanlara yönelik algı düzeyini elinden kaçırarak, “yaşamak”  ile “yaşayıp gitmek” (İnam 1999: 74) ayrımında hep ikinci tarafta kaldı.

 Dili gündelik ihtiyaçlarını gidermek için “tüketen” ve dolayısıyla dille olan ilişkisini en alt seviyede tutarak evinden habersiz olan insan, genel ağ’da kullanmış olduğu dille de, derinliği olmayan ve tek anlamlı yüzeysel bir işaret sistemi kullanır. Bu işaretler, gösterebildiklerinden başkasını akla getirmez. Tam da modern dünyanın hayatı algılama tarzına uygun olarak kısa ve hızlıdır. İnsanların birbirleriyle olan haberleşmelerinde, ani tepkilerle ve de çoğu zaman sahte kimlikle gündelik haberlere yazılan fakat yorum olarak adlandırılamayacak fikrî bir kırıntıdan dahi yoksun “eğlencelik”lerde hep kısa ve hızlı olanı esas alır.

 Var oluşlarını sanal dünyada kendilerine ait olmayan söz ve dille anlamlandırmaya çalışanların en önemli dayanak ve korunakları, meydana getirmiş oldukları sanal kimliklerdir. Bu kimlikler kullanıcısına daha rahat ve serbest bir hareket imkânı vererek dilin kullanımına yönelik özgür bir alan açıyor gibi gözükebilir. Nitekim sahte adlarla oluşturulan bu kimlikler, belirsiz ve sahipsiz bir evrende bilincin en alt katmanlarını da harekete geçirerek söze ve yazıya dönüşme cesaretini bulabilmektedir. Fakat bu cesaret, sorumluluktan uzaktır. Dil, onu kullanan ve ona hayat verenle birlikte tam olarak varlık alanına yükseldiği gibi, sahibine de işaret ederek varoluşunu tamamlar. Dolayısıyla sahiciliği olmayan sanal dünyada oluşturulan bu kimliklerin dillerinin de gerçekliği yoktur. Düşünmenin ve sorumluluk bilincinin ağırlığından kurtularak rahatladığı zannına kapılan bu dünyanın insanı, gerçek hayattaki zorlukların üstesinden de gelemeyerek ruhi tıkanıklığı yaşamaktan kurtulamaz.

 İşaret etmeye çalıştığımız husustan dolayı modernitenin en fazla hissedildiği kent merkezlerinde, artık farklı bir insan tipi meydana gelmeye başlamıştır: “Kentteki hayatın sürekliliği, hızlı temposu, süratle ve kısa aralıklarla değişen algısal uyarıları; kent insanının, kendisini koruyacak zihinsel bir yapı geliştirmesine yol açar. Bu zihinsel yapı, modern insanın duygularından daha çok bilincini kuvvetlendirir ve onun kalbinden ziyade aklıyla hareket etmesine meydan verir. Bu tavrın en nihayeti ise, ayırt etme yeteneği tamamen körelmeye yüz tutan ‘bezgin’ karakterli bir insan tipinin ortaya çıkmasıdır” (Simmel 2005: 169 – 173). Bu insan, egosu etrafında örülen her türlü olguya, kendine ve topluma yabancılaşan bir insan tavrıyla yaklaşacağından dille de arasında bu türden bir ilişki biçimi geliştirecektir. Dolayısıyla modern zamanlarda insanlar arasında kurulan ilişkilerin yapaylığının yanına bir de sanal ortamda oluşturulan iletişim ve ilişki biçimlerinin geçiciliği, yüzeyselliği ve düzeysizliği eklenmiş olur.

 Ontik kaygıyı taşımadan var olma durumunu unutarak yaşayan modern insanın kendine/kendiliğine olan yabancılaşması, Spengler’e göre tam bir “yurtsuzluk”tur (Martindale 2005: 68). Varlığını konumlandırdığı “ev”inden her gün biraz daha uzağa düşen bu insan, kendi öznel dilini kuramadığı için sözü edilen yurtsuzluğu daha derinden yaşamaya başlar ve ayağının altındaki toprağın kaydığını hisseder. Onun gelenekten, metafizikten ve asli değerlerden koparılışını esaslı bir biçimde ifade eden “yurtsuzluk”, metaforik anlamda ele alındığında, kalp ve akıl birlikteliğinin uzağında anlamlandırılmaya çalışılan bir hayatın sahibi olan günümüz insanının “zeminsizlik anksiyetesi”yle (Yalom 2001: 351–352) ruhunda ve dilinde açığa çıkan tıkanmışlığı da işaret etmesi bakımından önemlidir.

 Sonuç olarak, sözü edilen zihinsel tıkanıklığa tutulan bezgin insan, varlığını da, dilini de, ruhunun korunağı olmaktan çok uzakta tasarladığı evini de gündelik telaşların güdümünde yitirmektedir. Dolayısıyla “arka bahçe” metaforuyla karşıladığımız sanal dünya, bu insan için hakiki bir varoluş mekânı hâline gelmiştir. Buranın en önemli özelliği ise, sahici olanın üzerinin örtülerek sahte olana dönüştürülmüş olmasıdır.

 İnsan sahip bulunduğu dilin esasına ilişkin kontrolü elden kaçırmadan, bu yetisini varoluşunun en önemli dayanağı olduğunu unutmadan sanal dünyanın içerisinde elbette yer almalı ve yeni anlam alanları meydana getirmelidir. Fakat akılda tutulması gereken nokta, dilin bizlerin varlığı olduğu ve bedenimizle birlikte ruhumuza da ev sahipliği yaptığıdır.

 

 KAYNAKLAR

 ALTUĞ, Taylan (2001), Dile Gelen Felsefe, İstanbul: YKY.

BACHELARD, Gaston (1996), Mekânın Poetikası, (çev. A. Derman), İstanbul: Kesit Yay.

İNAM, Ahmet (1999) “Kaygı Gülü Açarken”, Doğu Batı, S.6, Y.2, Şubat-Nisan, s. 73-91.

KOHUT, Heinz (1996), Kendiliğin Çözümlenmesi, (çev. C. Atbaşoğlu, B. Büyükkal, C. İşcan), İstanbul: Metis Yay.

MARTINDALE, Don (2005), Şehir ve Cemiyet içinde, “Şehir Kuramı”, (çev. F. Oruç), İstanbul: İz Yay.

MENGÜŞOĞLU, Takiyyettin (1988), İnsan Felsefesi, Ankara: Remzi Kitabevi.

SIMMEL, Georg (2005), Şehir ve Cemiyet içinde, “Metropol ve Zihinsel Yaşam”, (çev. A. Aydoğan), İstanbul: İz Yay.

STEINER, George (2003), Heidegger, (çev. S. Sahra), Ankara: Hece Yay.

YALOM, Irvın (2001), Varoluşçu Psikoterapi, (çev. Z.İ. Babayiğit), İstanbul: Kabalcı Yay.

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...