Düşünce, Köşe Yazısı, Yazılar

CABİRİ’NİN ARAP- İSLAM AKLINI İNŞA PROJESİ

0 289
yusuf

Son dönemlerde İslam dünyasının yetiştirdiği en parlak zihinlerden biri olan Cabiri’nin en önemli çalışması, Arap- İslam aklının temelleri ve yapısı üzerine yaptığı incelemelerden oluşan dört ciltlik projesidir. Her biri derin analizler içeren ve birbirinin devamı niteliğinde hacimli çalışmalardan, ilk üç kitabı Türkçeye de kazandırılan proje toplam dört kitaptan oluşmaktadır.

1-Arap Aklının Oluşumu

2- Arap Aklının Yapısı

3- Arap Siyasi Aklı

4-Arap Ahlaki Aklı

Burada Cabiri’nin Arap-İslam kültürünün akıl yapısını incelemesine karşın, eserlerinde Arap betimlemesiyle başlayan isimler vermesi Arap milliyetçiliği benimsemesinden değildir. Eserleri incelendiğinde bu gerçek tüm çıplaklığı ile görülecektir. Nitekim Cabiri eserlerinin Türkçe baskıları için yazdığı önsözde asıl hedefinin İslam kültürü içinde Arap aklının oluşumuna etki eden dini ve tarihi faktörleri belirlemek olduğunu açıklamaktadır.

Modern dönemde bir Arap Rönesansı gerçekleşmemesinin nedenlerini sorgulayan Cabiri, bunun nedeni olarak gördüğü Arap aklını eleştiri ve yeniden inşa etme çabalarına şu anlamlı soruyla başlıyor: “Hiç silkinip kalkmamış bir akılla; daha doğrusu işleyiş biçimi, kavramları, hayata bakışı ve genel tasavvurları kapsamlı bir şekilde ele alınmamış bir akılla rönesans yapmak mümkün müdür?”(Arap Aklının oluşumu, Cabiri, ç: İbrahim Akbaba,İz Yayıncılık,İstanbul 1997, s:7)

Cabiri’ye göre Arap aklına ulusçu, solcu, selefi bir mantıkla yaklaşmak; araştırmacıyı doğru çözüme götürmeyecek geçmişe ait ideolojik yaklaşımlardır. Tüm bu sonuç getirmeyecek bilimsellikten uzak ideolojik yaklaşımların dışına çıkarak Arap aklının nasıl oluştuğunu analiz etmek gerekir. İlk olarak Cabiri, Arap kavramıyla neyin kastedildiğini, İslam kültürünün dinamiklerini, Arap aklı ve kültürünün nereye dayandığını analiz etmeye başlıyor. İkinci olarak İslam kültürünün dinamiklerini ve bu kültüre bağlı olarak gelişen bilgi sistemleri arasındaki çelişkileri inceliyor. Buradan hareketle Cabiri, değişik bilgi alanları ve kendine özgü metodolojileri olan fıkıh, kelam, tasavvuf, belagat ve felsefi bilgiler arasındaki bağlantıları belirlemeye çalışıyor. Ayrıca bilgi ile ideoloji arasındaki ilişkiyi de irdeliyor. Çünkü bir toplumun bilgi sistemi siyasal oluşumlardan bağımsız düşünülemez.

Cabiri Arap aklının inşa sürecini incelemeye başlarken resmi görüşlerden uzak durmaya çalışıyor. “Bilindiği üzere ‘resmi’ tarih, sadece devletin gözettiği ve onun çarkında yüzen kültürle ilgilenmekte, muhaliflerin kültürü olan ‘karşıt’ kültürü görmezlikten gelmekte, en azından onu tarihten ve hayattan kopuk marjinal bir kültür olarak takdim etmektedir.”(Arap Aklının Oluşumu,s:10)

Cabiri, projesinde fikirleri değil, fikirlerin üretilmesinde temel etken olan araçları incelemek amacındadır. Bundan dolayı incelemesine Arap fikri değil de Arap aklı dediğini belirtir. Ancak tabii ki fikri de tümüyle inceleme alanı dışında tutmamaktadır, çünkü fikri çabanın akıl üzerindeki etkisinden haberdardır.

Cabiri, belli bir kültür içindeki düşünce faaliyetini ve akıl yapısını incelediğini, incelediği alanın Arap- İslam kültürü olduğunu, bu yüzden Arap aklı tabirini kullandığının altını çizer. Elbette Arap aklından bahsedildiği gibi, Arap aklı dışındaki akılların varlığını da kabul etmek gerekir. “Arap, Eski Yunan ve modern Avrupa Uygarlığı, sadece bu üçlü sırf bilim değil aynı zamanda bilimle ilgili teoriler de üretmişlerdir. Ve yine sadece bu üçü –bilgilerimize göre- düşüncede aklı kullanmakla kalmamışlar daha da ileri giderek bizatihi akıl üzerinde düşünmüşlerdir”(Arap Aklının Oluşumu, S:24)

Arap aklını temellendirmek amacıyla Cabiri, Eski Yunan’dan başlayarak Batı aklını oluşturan tarihsel süreci ve batı aklının temel özelliklerini analiz eder. Ona göre Grek- Avrupa kültürünün iki temel özelliği vardır:

“A- Akıl tabiat ilişkisinin doğrudan ilişki olarak görülmesi;

B- Aklın tabiatı yorumlama ve sırlarını keşfetme gücüne inanılması.”(Arap Aklının Oluşumu,S:38)

Arap aklının dışında oluşa akıl yapıları İlahın, bilgi kaynağı olarak kabul edilmediği secüler bilgi sistemleridir. Tabiatı ve daha genel bir ifadeyle bütün hayatı aklın sınırları içinde kalarak anlamak mümkündür. İslam düşüncesinde ise akla yüklene anlam hiç şüphesiz, diğer akıl yapılarından farklıdır. Avrupa kültüründe akıl kavramı bilgi ile ilgilidir, oysa İslam düşüncesinde akıl bilgi ile ilgili olduğu kadar ahlakla da ilgilidir. Her bilgi sisteminin dayandığı biliçaltı zemini vardır. “Arap bilişsel bilinçaltı; Arap kültürüne mensup bireylerin kainata, insana, topluma, tarihe… bakışını belirleyen zihinsel etkinlik, tasavvur ve anlayışların toplamıdır(Arap Aklının Oluşumu,s.56) Cabiri’ye göre bir toplumun bilinçaltını oluşturan tüm bu etkenler bilgi ve akıl yapısını etkilemekte ve yönlendirmektedir.

Arap kültürünün temel özelliği hareket değil sükuna dayanmasıdır. “Arap Kültürü’nün yaşadığı hareket türünün bir hareket-i nakle değil hareket-i itimad olduğunu söylemek durumundayız. Dolayısıyla bu kültürün zamanını da ‘hareket’ değil ‘sükun’ belirlemektedir. Yaşadığı bütün canlanmalara, sarsıntılara ve depremlere rağmen Arap kültürünün vaziyeti budur.(Arap Aklının Oluşumu s:58)

Cabiri’ye göre Arap kültürünün ve bu kültürün oluşum sürecinin, tanımı, sınırı ve Teşhisi yapılamadığından bu çalışmanın öncelikle yapılması gerekir. Arap düşünürleri Emevilerden beri bir düşüncenin Araplara ait olup olmadığına bakmaksızın eski bilgileri tüketmektedir. Arap düşüncesindeki epistemolojik istikrarın yokluğu, Arap aydınlarının Ulusalcılık, laiklik, demokrasi, sosyalizm gibi düşünsel konularda kolay fikir değiştirmelerine yol açmaktadır. Arap düşüncesi görüş inşa etme tarihi olmaktan çıkmış, ihtilafların tarihi haline gelmiştir.

Cabiri’ye göre Arap kültür tarihi, çeşitli bilim dallarının birbirinden kopuk olarak bulunduğu, durağan karakterli, zaman-mekan çatışması yaşayan, evrensel kültür tarihiyle kopukluklar yaşayan bir süreç izlemektedir.

Cabiri Arap düşüncesinin gelişimini, birbirini izleyen ve birbirini etkileyen üç aşamada incelemektedir:

1-Cahiliye Dönemi

2- İslami Dönem

3-Modern Arap Rönesansı

Bu üç dönemde bir önceki dönemden epistemolojik kopmaya işaret etmektedir. Cahiliye devrinden günümüze kadar Arap kültürünü oluşturan evreler arasında bir çakışma vardır. Ancak bu bir arada bulunma birbirini yok etme üzerinde odaklanmıştır. Ayrıca Arap kültüründe zaman ile mekan arasında derin bir farklılık vardır. Bu durum Arap coğrafyasında eş zamanlılığı ortadan kaldırmaktadır.

Cabiri’ye göre tedvin asrı Arap düşüncesinin referans çerçevesini oluşturmaktadır. Cahiliye dönemi Arap zihninde sadece geçmişe ait bir olgu değildir. İlk halifeler cahiliye olgusuyla açık bir savaşa girişmişlerdi. Maalesef cahiliye dönemini reddediş uzun sürmemiştir. “Yeni devletle birlikte ortaya çıkan zaruretler, ganimetlerin taksiminde izlenen yol ve bunun neticesinde gündeme gelen neseplerin belirlenmesi ihtiyacı, Osman(r) ve Muaviye’nin hilafetleri döneminde yaşananlar… İşte bütün bunlar Müslüman Arapların geçmişlerine karşı tavırlarını değiştirmelerine yol açmıştır. Araplar, tarihlerini yeniden diriltmeye başlamışlardır. Geçen zamanda meydana gelen değişiklikler bastırılmış, ‘cahiliye taassubu’ kendisine bir çıkış noktası bulmuş ve sonuç şu olmuştur: ‘İslami bugün’ün isteklerine cevap verecek şekilde ‘Cahili geçmiş’in yeniden yapılanması.(Arap Aklının Oluşumu,s:82)

Bu sürece paralel olarak Şia hareketi başlamış ve giderek kök salmaya başlamıştır. Arap aklını oluşumunda bütün tartışmalara karşın cahiliye aklını büyük etkisi olmuştur. “Arap aklının yapısı fiilen cahiliye dönemiyle irtibatlı olarak teşekkül etmiştir. Ama bu cahiliye dönemi, Muhammedi Risalet’ten önceki devrede yaşayan bir cahiliye değildir. Aksine o, Arapların bilinçlerinde Resul(s)’ün bi’setinden sonra yaşamış; Tedvin asrında yeniden düzenlenip tertip edilmiş kültürel bir zamandır. Bu kültürel zaman tarihsel olarak kendinden önceki döneme olduğu gibi sonraki döneme de kendisini bir referans çerçevesi olarak dayatmaktadır.”(Arap Aklını Oluşumu,s:85)

Arap aklının oluşumunda tedvin asrında yürütülen faaliyetlerin önemli etkisi olmuştur. Tedvin asrı h. 143 yılında başlar. Bu tarihten itibaren İslam kültürüne ait çalışmalar derlenip toparlanıp sınıflandırılmaya başlar. Tedvin asrının temel özelliği elde var olan ilmin yeniden sınıflandırılmasıdır. Ancak sadece kültürel mirası tasnif etme ve sınıflandırma ile yetinilmemiştir. “Aksine bu faaliyetlerin asıl hedefi; söz konusu mirasın bir ‘Kültür mirası’ yani Arabın ona dayanarak eşyayı, insanı, evreni tarihi ve toplumu tanımlayabileceği bir kaynak çerçevesi haline dönüştürebileceği bir yeniden yapılanma operasyonu gerçekleştirebilmekti.” (Arap Aklının Oluşumu,s:89)

Ne yazık ki tedvin asrında Sünni ve Şii kaynaklar birbirine karşı etkileşimi kaybetmiş kapalı yapılar haline gelmiştir. Sonunda kültür mirasını inşa etme konusunda iki ekol arasında şiddetli bir rekabet doğmuştur. “ Bu rekabetin hedefi; İslam kültür mirasını, geçmişi bugünün hizmetine, Sünni bugünün veya Şii bugünün hizmetine sokacak şekilde yeniden inşa etmekti”(Arap Aklının Oluşumu,s:93) Yaşanan rekabet Arap- İslam akıl yapısını parçalamış, sonuçta birbiriyle rekabet halinde iki akıl, Sünni ve Şii akıl ortaya çıkmıştır.

Tedvin asrının en önemli özelliklerinden biri de Arap dili üzerinde yapılan çalışmalardır. Tedvin çalışmaları Beyt-ül Hikme ile zirve noktasına erişmiştir. Bir anlamda Arap aklı büyük ölçüde tedvin asrında oluşmuştur.

Arap aklının dinamiklerinin oluşmasında Arapçanın çok önemli fonksiyonu vardır. İslam medeniyetine Arapların en büyük katkıları din ve dil alanlarında olmuştur.

İslam medeniyeti için kullanılacak en önemli belirleme onun bir fıkıh medeniyeti olduğudur. Fıkıh üzerinde çalışan ve bu konuda bir metodoloji oluşturmaya çalışan alim İmam Şafi’dir. İmam Şafi’nin geleneksel ekolünün karşısına Ebu Hanife’nin rey ekolü ve Mutezilenin aklı önceleyen ekolü çıkmıştır. Bu ekoller arasında sürekli bir mücadele yaşanmaktaydı. “Şu halde fıkıh, kelam nahiv veya diğer ilimlerden herhangi birinde yaşanan mücadele, tam olarak ‘eski’ ile ‘yeni’ arasında bir mücadele /çatışma değildi. Aksine eski ve yeninin yorumu ve ele alınışta aynı usule ve önermelere dayanmayan farklı bakış açıları arasında yaşanan bir çatışmaydı.”(Arap Aklının Oluşumu, s:140)

Eşari’nin kıyası temel alan kelam anlayışının asıl hedefi geçmişin meşrulaştırılması idi. Eşari Şafi’nin fıkıh alanında yaptığını kelam alanında yapıyordu. Asıl hedef Mutezile ve Şii anlayışının etkilerini ortadan kaldırmakla ilgilidir. Arap aklının oluşumunda İslam dışı inançlarında belirli bir etkisi olmuştur. Şehristani’den naklen bu unsurların üçe ayrılması mümkündür:

1-Mecusilik ve Maniheizm inançları.

2- Sabii düşüncesi.

3- Felsefe ekolleri.

Cabiri’nin tartıştığı en önemli sorunlardan biri “Atıl akıl” ve onun Arap- İslam kültürü içindeki konumudur. Hermesçilik ve yeni Eflatunculuk gibi Helenistik akımların İslam kültürüne sızması sonucu oluşan atıl akıl, Arap- İslam kültürü içinde etkili olmuştur. Arap- İslam kültürü içindeki Hermesçiliğin yani “atıl aklın” etkisi tasavvufi ekollere, Gulat-ı Şia, Rafiziler, Cehmiyye, İhvan-ı Safa, İbn-i Sina felsefesi, gibi ekollere sızmıştır.

Arap –İslam aklını oluşturan üç ayak Beyan, İrfan ve Burhandır. Beyan ilimleri Nahiv, fıkıh, kelam gibi ilimlerdir. Bu ilimler nas üzerine yoğunlaşırlar. “İslam-Arap düşüncesinde beyan sistemi esas itibarıyla ana akımdır ve bütün çeşitliliği ile Sünni ideololide ortaya çıkmıştır. İslam-Arap düşüncesinde beyanı inşa edenler siyasette Muaviye, Arapça’nın inşaasında Sibeveyh ve Halil bin Ahmed,usul-u fıkıhta Şafi, rivayette Malik, Ahmed ibn hanbel, kelamda vasıl ibn Ata,Eş’ari, Bağdadi, Cüveyni,Ebu’l Hüseyin el Basri Kadı Abdülcabbar, ei- İci, Fahrüddin er-Razi, Gazaali vb. olmuştur. Bütün bunlarda bilgi sistemi aynı beyan mantığı üzerine gelişmiştir.” (İslam’ın Yenilikçileri, R. İhsan Eliaçık, Söylem yayınları, cilt 2,s: 491) Beyan ilimleri kıyas mantığı üzerinden işlediğinden Arap zihni hiçbir zaman tek başına akıl yürütememekte, akıl yürütmek için mutlaka bir dayanak aramaktadır. Burhan ilimleri, Mantık, matematik İlahiyat gibi deneysel bilgi alanını içine alır. Özellikle Halife Me’mun zamanında başlayan tercüme faaliyetleriyle İslam dünyasına girerler. İrfan ise keşf ve ilhamı temel alan, hakiki bilgiye dolaysız bir şekilde ulaşılabileceğini savunan, hermetik bir tasavvurdur. Cabiri buna Hermetik atıl akıl adını veriyor. Hayyam, Razi, Maruf el- kerhi, gazali, İhvanüs Safa, İbn Arabi, İbn Sina, Hallaç bu hermetik atıl aklın etkisinde kalmıştır. Bu ayaklardan her biri farklı epistemolojilerden kaynaklanan farklı akıllar ortaya çıkarmıştır. Bu akıllardan Sünni ideoloji Beyanı, Şii ideoloji irfanı temel alır. Burhani bilgi ise Farabi, El- Kindi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, İbn Bace gibi filozoflar tarafından savunulmuştur. Tarih boyunca bu üç bilgi sistemi arasında mücadeleler eksik olmamıştır. Bu mücadelede kırılma noktası Gazali’dir. Gazali’nin İrfani bilgiyi diğerlerine göre daha öne çıkarmasının yarattığı travmayı şu soruyla anlatır Cabiri: “Atıl aklın Gazali zaferinin, Arap aklında nasıl kanayan bir yara açtığını ve birçok beyinde bu yaranın hala nasıl kan fışkırttığını söylememize gerek var mı?”(Arap Aklının Oluşumu, s:413) İbn-i Rüşd’ün açtığı yol kısa bir süre sonra yerini irfani bilginin egemenliğine bırakmıştır.

Cabiri modern Arap düşüncesini C.Afgani ve M.Abduh ile sorduğu “İslam dünyası niçin geri kaldı?” sorusunu daha anlamlı bir soruyla devam ettirmektedir: “Arap Kültürü’nün uyanışı yaşadığı Orta çağ dönemindeki bilgi araçları (= Kavramları, yöntemler, bakış açıları…) neden sürekli bir gelişme kaydederek, XV. Yüzyıldan itibaren Avrupa’da yaşananın benzeri bir düşünsel ve bilimsel uyanışı gerçekleştirememiştir?”(Arap Aklının Oluşumu, s:478) Aristo ile başlayan teorik dönem deneye gözlerini kapatmıştı. Bunun sonucunda hiçbir pratik değeri olmayan Yunan bilimi çökmüştür.

Bilindiği gibi üç bilgi sistemi olan beyan, irfan ve burhan üç bilgi sisteminin de doğmasına yol açmıştır: Beyan ilimleri(kelam, fıkıh), irfan ilimleri (tasavvuf ekolleri)ve burhan ilimleri(felsefe, mantık). Beyan ilimlerinin objesi nastır. “ Yöntem boyutuyla ilgili olarak Şafi’nin fıkhi re’yleri kanunlaştırmak için koyduğu ve bilahare-şu veya bu şekilde- ‘Beyani İlimlerin tamamına genellenen prensiplerin tamamı, Arap aklının oluşum noktasında Descartes’in koyduğu metod prensiplerinden aşağı kalmamaktadır”(Arap Aklının Oluşumu, s:483) ancak kabul etmek gerekir ki tedvin asrından sonra beyan ilimlerinde gerileme olmuştur içtihat kapısının kapanması ve halkın dört mezhep imamına mahkum olması sonrakileri sadece bu bilgiler üzerinde tartışmaya yöneltmiştir. Böylece Arap beyani aklı kendi kendini yemeye başlamıştır. Bunun bıraktığı boşluğu Hermesçi atıl akıl doldurmaya başlamıştır. Gazali atıl aklın konumunu iyice kökleştirmiştir.

Artık Arap- İslam aklının dayandığı temelleri analiz ettikten sonra, Arap- İslam siyasal aklını analiz etmeye geçebiliriz. Cabiri, islam- Arap siyasal aklını analiz ederken üç anahtar kavram kullanır: “Kabile”, “Akide” ve “Ganimet.”

Cabiri “kabile” kavramı ile İbn Haldun’un kastettiği “asabiye” kavramını, yani bir anlamda insanların dayanışma ve yardımlaşma duygularının kaynağı olan akrabalık ilişkilerini kasteder. Ganimet ise temelde haraç ve ranta dayalı ekonomik sistemdir. Cabiri kullandığı kavramsal sistem içinde haraç ve rantı da tanımlamaktadır. Haraç “İslamda devletin müslümanlardan ve gayri müslimlerden vergi olarak aldığı her şeydir.”(İslam’da Siyasal Akıl, Cabiri, ç: Vecdi Akyüz, Kitabevi, İstanbul, 1997,s;93) Rant ile kişinin ‘mülkleri’nden ya da ‘hükümdar’dan sürekli biçimde sağladığı, herhangi bir üretim işlemine gereksinim duymaksızın yaşadığı nakti ve ayni geliri kastediyoruz”(İslam’da Siyasal Akıl, s:94) Cabiri akide ile şu anlamı kastetmektedir: “İnançla (akide), ister vahye dayalı din, isterse akılla desteklenen ideoloji biçiminde olsun, belli bir anlamı kastetmiyoruz. Öncelikle, inanç ve benimseme alanlarındaki etkilerini kastediyoruz.”(İslam’da Siyasal Akıl, s:95)

Muhammedi siyaset davetten devlete evrilen bir süreç izlemiştir. Temel motivasyonu inanç olan Muhammedi siyaset, Mekke’de yürürlükteki siyasal sistemi hedef alan bir siyasi mücadele de yürütmüştür. Cabiri’ye göre Medine dönemi, Muhammedi davete inananların oluşturduğu devletin kuruluş dönemidir. Mekke dönemi İslam akidesinin kurulmaya başlandığı dönemdir “Bu dönemde, ‘akide’nin Arap siyasal aklının oluşumundaki rolünü, esasen ‘manevi topluluk’ olan ilk İslam topluluğunda görmek gerekir; yani bireylerini birbirine bağlayan biricik şey, Allah’a, Peygamberine ve ona vahyedilenlere inanmaktır. İlk İslam topluluğunun oluşumunda vahyin yol göstericiliği belirleyicidir. Muhammedi davet vahyin ışığı altında aşama aşama şekillenmeye başlamıştır. Davetin ilk başlarda olan gizli aşaması yine vahyin ışığında açık davete dönüşmüştür. Açık daveti başlatan Necm suresi inancın belirlenmesinde köklü değişiklere yol açmıştır.

“- Hz. Muhammed’in (s.a.v) peygamberliğini, Kur’an’ın ona Cebrail aracılığıyla vahyedildiğini vurgulama,

-Allah’ın birliğini, ortağının olmadığını vurgulama, putlara saldırı, onlara tapanların akılsızlığını belirtme,

- Ölümden sonra, insanların dünyada yaptığı işlere göre ödül ve ceza göreceği başka bir hayatın varlığını vurgulama,

- Yoksullara, fakirlere ve Allah yoluna (kamu yararına) harcamaya teşvik,

- Peygamberlerini yalanlayan geçmiş kavimlerin sonunu hatırlatma,

- Ortaksız tek bir yaratıcının tanrının bulunduğunun kanıtı açısından, bir bütün ve parçalar olarak evrendeki düzene dikkat çekme.”(İslam’da Siyasal Akıl, s:135)

Cabiri daha sonra Siyasal aklın oluşuna katkı yapan Mekke’nin kabile yapısını, Hz. Muhammed’e destek verenleri, Ebu Talib’in konumunu, karmaşık kabile ilişkilerini, Akabe görüşmeleri ve Medine’ye Hicreti ve Medine dönemindeki siyasal örgütlenmeyi ayrıntılarıyla inceliyor. Mekke’den Medine’ye göçle birlikte İslam- Arap siyasal aklının oluşumunda yeni bir evre başlamış oluyordu. “Medine’ye hicretle birlikte, bir dönem bitiyor, öteki başlıyordu. Mekke dönemi davet ve sabır dönemi idi. Medine dönemi ise, devlet kuruluşu ve ‘savaş’ dönemi olacaktı. Bu, barışçı davetin bittiği anlamına asla gelmez. Müjdeleyici barışçı yöntem, daima var olacak, ama biricik yol olmayacak. Muhammedi davetle belirli çıkarlarını savunmak üzere savaşan Kureyş’le çatışma, bu kez başka daha yüksek bir döneme, bizzat bu çıkarları vurma dönemine girecekti. Böylelikle, Muhammedi davet, iki yönde çalışarak “devlet”e giden yolu açacaktı: bir yandan iç yapı, öte yandan da başta psikolojik savaş ve çıkarların vurulması olmak üzere çeşitli araçlarla Kureyş’e karşı “siyaset” uygulama. Kureyş, teslim olmaya ve islama girmeye mecbur kalınca, davet/devlet dönemi başka bir yeni döneme, Arap kabilelerini, isteyerek veya istemeyerek, İslama sokmak için çalışma dönemine geçecekti. (İslam’da Siyasal Akıl,s:179)

Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde muhacirlerin yaşamını düzenlemek gibi bir sorunla karşı karşıyaydı. Ensar ve muhacirler arasında oluşturulan kardeşleşme ile bu sorun aşılmış oldu. Medine döneminde Arap- İslam siyasi aklını belirleyen olaylardan biri de “Medine Vesikası” diye bilinen metindir. Çünkü bu metin Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasında düzenlenen bir siyasi belgedir. Cabiri’ye göre bu siyasi sözleşmenin en önemli özellikleri şunlardır:

“1- ‘Sahife’ antlaşmanın birinci tarafın kimliğini belirleyerek başlıyor. ‘Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adına. Bu(Allah’ın elçisi)Peygamber Muhammed(sav) tarafından Kureyş’ten ve Yesrib’ten müminler ve Müslümanlar ile onlara tabi olup katılan ve onlarla birlikte savaşanlar arasında düzenlenmiş bir yazıdır. Onlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet oluştururlar’

2- Antlaşmadaki birinci tarafın kimliği belirlendikten sonra, ‘Sahife’, yeni toplumun oluşturduğu grupların uyacağı ‘iç düzen’i açıklamaya yönelir.

3- İkinci taraf olan Yahudilere gelince, Sahife bu konuda şunları belirliyor: ‘Yahudiler, muharip oldukları sürece, müminlerle birlikte savaş masrafını öderler. Bütün guruplarıyla onlar, bu alanda, savaş konusunda, müminlerle birlikte tek bir ümmet oluştururlar.

4- Daha sonra Sahife, Yesrib’te savaşın yasak olduğunu belirtir, Yesrib’in birlikte savunulacağını düzenler.

5- Sahife, bir müşriğin veya Yesrib halkından Yahudilerin Kureyş’e himaye hakkı veremeyeceğini belirtir.

6- Sahife, müminler ile müslümanlar arasında veya bunlarla Yahudiler arasındaki anlaşmazlıklarda çözüm merciinin Hz. Muhammed (sav) olduğunu belirtir.

7- Sahife, Yesrib’deki ilişkilerin, iyilik, güzel davranış ve güvenlik arzusuna dayalı olması gerektiğini vurgulayarak bitiyor. (İslam’da Siyasal Akıl, s: 181-188)

Medine’de devlet aşamasına geçişte en önemli sorunlardan biri kabile unsurudur ki, bu unsur Peygamberin ölümünden sonra halifenin seçimi başta olmak üzere pek çok sorunda karşımıza çıkacaktır. Kabilenin içinde kendini tanımlayan ve kültürel ilişkilerini kuran Arap için, kabile dışında kendini tanımlaması imkansızdır. İslam ümmet kelimesini yeni bir anlayış olarak gündeme getirir. “Böylece ‘ümmet’ içindeki ilişkiler, ‘kabile’de olduğu gibi nesebe değil, ortak ülkü ve yönelişe ve imana uymaya dayanır. Ümmet kavramı, kabileyi aşar ve kuşatır. Bununla birlikte, onu ortadan kaldırmaz. Çünkü ümmetin kuruluş şartı, kabilenin ortadan kalkması değildir. Ümmet, dayanışma içindeki bireyler olarak Müslümanlardan oluştuğu gibi, bir iç sosyal çerçeve olarak bu bireylerin kabileye bağlı kalmalarına engel bir şey yoktur.(İslam’da Siyasal Akıl,s:190)

Davetten devlete geçişte belirleyici unsurlardan biride ganimettir. Cahiliye Devrinde Mekke din merkezi olmaktan çok ticaret merkeziydi. En büyük ibadetlerden biri hacda ibadet ve ticaret iç içe girmişti. O halde Kureyş’in tanrılarına dokunmak ticaretine dokunmaktı. Müşriklerin putları korumada istekli davranmalarının temelinde dini değil ekonomik endişeler vardır. Kureyş müşrikleri asıl ilgilendiren putlar değil, putların ardında olan ganimettir.

Kıblenin değişmesi, Bedir savaşının kazanılması, Kureyş kervanlarına karşı yürütülen faaliyetler Mekke’nin ekonomik gelirlerine büyük darbe vurmuştur. “Bedir Savaşı’nın sonuçlarından birisi, Medine’deki muhacirlerin içinde bulunduğu sıkıntıyı yenme imkanı veren önemli ganimetlerin Müslümanların eline geçmesidir.(İslam’da Siyasal Akıl,s:218)

Kabileler arasındaki barışın bozulması arkasından yapılan Hudeybiye Antlaşması en önemli sonucu Mekke’nin Hz. Muhammed’i taraf olarak kabul etmesidir.

Cabiri daha sonra bir kısmı kılıç zoruyla Müslüman olan topluluğun ümmet haline gelmesinde bazı zaafların ortaya çıktığını savunur. Savaşa katılmakta gönülsüzlük, ganimetlerin dağıtılması sırasında yaşanan hoşnutsuzluklar bu zaaflardan bazılarıdır. Tevbe suresi bu zaaflara yönelik uyarılarla doludur.

1-Otuz sekizinci ayet, Tebuk gazvesine hazırlık sırasında meydana gelen kaçışı sert ve tehditkar bir dille anlatır.

2- Sure, başka bir şeyden çok ganimetin harekete geçirdiği mal sahiplerinin yapısını analiz eder.

3-Sure, Hz. Peygamber’in ganimetleri dağıtım biçimini eleştirenlerin durumunu açıklıyor.

4- Hz. Peygamber’in her önüne gelenin sözünü dinlediğini söyleyen başka bir topluluğun davranışını kınar.

5- Tebuk ordusunda harcama yapmaktan kaçınan cömertçe harcama yapan sahabeyle alay edenlerin durumunu ele alıp yaptıkları davranış kınanır.

6- Sıcak bahanesiyle cihattan geri kalanların davranışları konu edilir.

7- Tebuk’e gitme konusunda mazeret bildiren Esed ve Gatafan gibi bedevi kabilelerin davranışları analiz edilir.

8-Tebuk’e gitmeyip yalancı mazeretler bildirip daha sonra pişman olan kişilerin davranışları incelenir.

9- Tebük Seferine katılmayan üç kişinin durumu da incelenir.

10- Sure daha sonra Uhud günü müşriklerle savaşa katılan ve Hz. Peygambere meydan okuyan bir rahibin düzenlediği komployu inceler.

11- Sure, Hz. Peygamberin çağrısına gönülden katılarak gelen müminleri över

12- Sure, bütün anlatılanları özetleyen şu ifadelerle sona erer: “Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir. (Ey Muhammed) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben sadece O’na güvenip dayanırım. O yüce Arşın sahibidir. (Tevbe, 128-129) (İslam’da Siyasal Akıl,s:244-257)

İslam gelişip güçlendikçe, genelde inanç yönünden değil, siyasi çıkar yönünden Müslüman olanların varlığı, Peygamber’in önündeki sorunlardan biriydi. Bu durumda olanların gerçek niyetleri özellikle savaşa katılma ve ganimet paylaşımında ortaya çıkıyordu.

Hz. Peygamber’in ölümünden sonra, doğan siyasi boşluk bazı sorunların doğmasına yol açmıştı. Bunlardan en önemlisi yeni halifenin seçimiydi. Çünkü bu konuda Ne Kur’an ne de Sünnette bir yöntem belirlenmemiş, konu ümmetin içtihadına bırakılmıştı. Yaşanan tartışmalar sonrası ümmetin üzerinde çoğunlukla ittifak ettiği Hz. Ebubekir, Ensar ve Muhacirler arasındaki tartışmalara rağmen, İslam’ın ilk halifesi seçilmiştir. Cabiri’ye göre burada en dikkati çeken nokta, Ehl-i Sünnet geleneğinde hilafetin şartlarından sayılan “İmamlar Kureyş’tendir” hadisinin taraflarca hiç dillendirilmemiş olmasıdır. Cabiri, Arap siyasi aklının hilafet meselesini çözerken dayandığı mantık kabile mantığıydı. Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın seçimleri sırasında kullanılan yöntemlerin farklılığı da bu konuda belirlenmiş bir kural olmadığını gösteriyor.

Cabiri’ye göre Hz. Osman’dan itibaren ortaya çıkan, Emeviler döneminde ise belirginleşen tartışmaların arka planında Ümeyyeoğulları ve Haşimoğullarının çekişmesi yatıyordu.

Dört Halife dönemi siyasal uygulamaları Arap aklının oluşumunda belirleyici bir rol oynamıştır. “Hulefa-i Raşidin çağının önemi açıktır. Bu dönem, Arap siyasi aklının ilk kaynağıdır. Bunun için, tıpkı kabilenin rolü için yaptığımız, akidenin rolü için yapacağımız, gibi, bu akılda ganimetin rolünü de iyice araştırmalıyız.”(İslam’da Siyasal Akıl,s:-341)

Hz. Ebubekir, hiçbir ayırım yapmadan Betül malde’ki her şeyi eşit olarak dağıtırdı. Hz. Ömer döneminde ise dağıtımda belirli değişiklikler olmuştur. “ Ömer bin Hattab döneminde ise, durum değişiktir. Medine’ye her yönden büyük miktarlarda gelen mallar,’geçimlik’ olma sınırını geçiyordu. Eşit dağıtım, adaletin ‘insanların yerlerine ait kılınması’ anlamına geldiği bir toplumda ve zamanda zorunlu geçimlikten artanda insanların eşitliği anlamındaydı. O gün insanların konumları, o zamanki her şey gibi, üç belirleyiciye mahkumdu: Kabile, ganimet ve akide. Durum ‘ganimet’le ilgili olduğundan, ‘insanların konumları’, öteki iki belirleyici ile belirleniyordu: ‘Kabile ve akide’. Dolayısıyla ganimetin dağıtımı, her ikisini göz önüne alarak gerçekleşecektir. Bu, aynen Ömer bin Hattab’ın yaptığıdır: İnsanlar arasında ‘Ata’(maaş) konusunda, Hz. Peygamber’e yakınlık(kabile) ve Müslüman oluşta öncelik(akide) temelinde ayırım yapılıyordu. (İslam’da Siyasal Akıl,s ;346) Şurası açık ki, Hz. Ömer’in yaptığı uygulamalar siyasi aklın belirlenmesinde anahtar rol oynayan faktörlerin başında gelir.

Çeşitli kaynakların verdiği bilgilere göre Hz. Osman zamanında büyük servetlere sahip kişiler ve valiler vardı. Kaynaklar Zübeyr bin Avvam, Talha bin Ubeydullah, Zeyd bin Sabit, Mikdad bin Esved Amr bin el- As ve Abdurrahman bin Avf öldüğünde çok büyük servet bırakmışlardı. Örneğin Zübeyr bin Avvam’ın terekesi 59.800.000 dirhem olarak hesaplanmıştır. Oysa Hz. Ömer 500 bin dirhemi büyük saymıştır. “Yukarıdakilere bir de Osman’ın bütün valilerini kabilesi Ümeyye oğullarından tayin ettiğini eklersek, ‘ganimet’in ‘kabile’yle bağlantılı görünmesinin kendisini zorunlu kıldığını kavrarız.”(İslam’da Siyasal Akıl, s: 370)Kabile ve ganimet arasındaki ilişkiler Hz. Osman’a karşı yürütülen muhalefetin belkemiğini oluşturuyordu. Kendi kabilesini idari ve siyasi anlamda kayırdığı ve ganimetin dağıtılmasındaki hoşnutsuzluklar, sonunda, halifenin katledilmesiyle sonuçlanan isyana sebep olmuştur. Hz. Ali’nin başarısız olmasının temelinde de kabile ganimet faktörü belirleyici rol oynadı. “Ali, Osman’a ‘akide’ adına muhalifti. Kendisine belirttiğimiz sıkıntılı şartlarda halife olarak bey’at edilince, ‘kabile ve ‘ganimet’in etkisini bir anda ortadan kaldırmak, ‘akide’yi öne geçirmek istedi. Bu tutumda, siyaset içinde bir tür siyaset dışı uygulama söz konusuydu. Bu durumda, safların sarsılması ve insanların onunla birlikte hareket etmekten çekinmesi kaçınılmazdı. Ateşli ve veciz hutbelerine rağmen, insanları kendisiyle birlikte hareket ettirmekte güçlükler ve zorluklarla karşılaştı. Ama bunlara rağmen, ordusunda düzeni sağlayamadı. Hakeme başvurmayı kabule kendisini zorladılar. Daha sonra hakeme başvurmayı kabul ettiğinde ve kendisini küfürle itham ettiklerinde protesto ettiler. Bu, Havariçin tutumuydu. .. Gerçek yandaşlarına gelince; içlerinde talebine ve belagatine cevap veren az bir bölüm olduğu gibi, ‘kabile’nin desteklemediği, ‘ganimet’in harekete getirmediği bir dava uğruna savaşmayı kabul etmeyen ve istemeyenler de vardı.

Ali bin Ebi Talib başlangıçta, adalet isteyenlerin sembolüydü. Ama insanlar adaletten daima aynı şeyi anlamazlar. Yandaşlarının çoğunluğu, adaleti ‘ata’yı artırma olarak anlıyordu. Ali ise, her türlü değerlendirmeden uzak gerçek adalete bağlı kalmak istedi. Ali başarısızlığa uğradı, böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü o gün belirleyici ve kesin etken olarak istenen zorunlu uyum, ‘ganimet’, ‘kabile’ ve ‘akide’ arasındaydı. Bu konuda Muaviye başarılı oldu.” (İslam’da Siyasal Akıl, s:386-87)

Elbette Muaviye’nin bu konumu kazanmasında, savunduğu kader anlayışının, Hz. Osman’dan itibarem yaşanan iç karışıklıklarda aldığı pozisyonun ve siyasi dehasının rolü büyüktür.

Riddet olayları ve arkasından meydana gelen sahte peygamberlik iddialarının yarattığı ortamın Arap- İslam aklının şekillenmesinde etkili olmuştur. Cabiri’ye göre İrdidat ve Peygamberlik iddialarının ortaya çıktığı kabileler, İslama girerek ileride çıkacak fitnelere temel hazırladılar. Yemen’de ortaya çıkan ridde olayları da bastırılmalarına rağmen, zamanla büyük sorunlara kaynaklık ettiler. Yemen’de İsyan edenler “ Bozguna uğrayıp yeniden İslama girdikten sonra, başkanlarından bazılarının, hem Osman zamanındaki, hem de Ali- Muaviye çatışması sırasında büyük fitnede önemli rolleri oldu. Hatta !kabile’alanında yemenlilerin, ‘akide’ alanında Sebeiyye’nin ortaya çıkışı Kureyşli Emevi devletinin kuruluşundan yıkılışına dek tanık olduğu tehlikeli pek çok olayda kesin ve belirleyici bir çıkış oldu.(İslam’da Siyasal Akıl,s: 419) Cabiri’ye göre tarihsel kişiliği üzerinde yapılan tartışmalar ne olursa olsun bir İbn Sebe fenomeni vardır ve bu fenomen İslam dünyasında ortaya çıkan pek çok sorunun kaynağında yer alır. Abdllah İbn Sebe hakkındaki tüm rivayetleri toplayıp değerlendiren Cabiri şu sonuca varır: “ Abdullah İbn Sebe, gerçek bir şahsiyettir. Osman zamanında veya öncesinde müslüman olmuş Yemenli bir Yahudidir. ‘vasi’ düşüncesini yaymıştır… Halife olduktan sonra Ali bin Ebi Talib çevresinde bulunmuştur. Ancak onun hakkında aşırılığa sapınca, onu Medain’e sürgün etmiştir. Ali, suikaste uğrayınca ric’at (dönüş) ve vasiyet düşüncesini yaymıştır. Bu Ali hakkındaki, aşırılığın ilk temeli olmuştur. Daha sonra ayrıntılı olarak duracağımız, mitolojik niteliğe bürünen imam ve imametle ilgili bir takım görüş ve inançlar(akaid), bu düşünceye dayanmıştır.(İslam’da Siyasal Akıl,s:437)

Hz.Osman’a karşı yürütülen muhalefet hareketlerinden biri de zayıfların temsilcileri olan Ammar bin Yasir ve Ebu Zer’den gelmiştir. Ebu Zer’in muhalefeti siyasi bir nitelik taşımıyordu. Doğrudan İslam’a aykırı gördüğü, özellikle servet konusundaki uygulamaları eleştiriyordu. Ammar bin yasir’in eleştirisi ise daha çok siyasi karakter taşıyordu.

Bütün bu tartışmalardan sonra gerçekleşenlere gelince, buradan itibaren Emevi saltanatını incelemek gerekiyor. Muaviye ile birlikte şuraya dayalı hilafet yerini güce dayalı saltanata bırakmıştır. Elbette bu siyasal sapma kendi akidesini de yaratacaktı, nitekim yarattı da. Cabiri’ye göre “Ümmetimde hilafet otuz yıldır. Bundan sonra mülk(saltanat) olacaktır” hadisi Emevi, Abbasi ve diğer halifelere meşruiyet amacı olarak kullanılmıştır. Emeviler döneminden itibaren din- devlet ilişkilerinde köklü bir dönüşüm ve sosyo- politik düzeyde yapı değişiklikleri yaşanmıştır. Muaviye’nin hilafetinin daha önceki dönemlerden köklü bir farklılaşmaya işaret ettiğini şu hutbesinden anlıyoruz: “Sizin başınıza geçmem, sevginizi kazanarak değil, şu kılıcımla sizi dize getirerek oldu. Gönlüm size karşı Ebu Bekir’in ve Ömer’in yolundan gitmek istiyor. Ama bundan hiç hoşlanmadım. Osman gibi yürümek istiyorum, ama gönlüm bunu kabul etmedi. Hem bana, hem size yarar sağlayacak bir yol tuttum: Güzel yeme, güzel içme. Beni en iyiniz görmeseniz bile, ben sizi yönetecek en iyi kişiyim. Kılıcı olmayana kılıçla gitmeyeceğim. Sadece dilinizle söylediklerinize hiç aldırış etmem. Hakkınızın tamamını vermediğimi görürseniz, benden bir kısmını kabul edin. Benden size bir iyilik gelirse, onu kabul edin. Çünkü sel çok olursa zarar, az olursa yarar getirir. Sakın fitne çıkarmayın. Çünkü fitne, geçinmeyi bozar, nimeti kirletir.”(İbn Abdrabbih’ten aktaran Cabiri, İslam’da Siyasal Akıl,s:465)

Sözlü muhalefete eyleme geçinceye kadar müdahale etmeyen Muaviye, eyleme geçildiğinde kan dökmekten asla çekinmemiştir. Emeviler diğer taraftan kabile bağını aşacak bir söylem inşa etmeye çalışmışlardır. Bunu yapmalarındaki amaç Hz. Ali’nin kabileden doğan etkisini kırabilmekti. Hz. Ali ve Muaviye arasındaki, savaşta hakem olayına karşı çıkan Hariciler yeni bir siyasal grup olarak ortaya çıktılar. Bu arada Ebu Musa el-Eşari gibi tarafsız kalanlar olduğu gibi bu fitne döneminde fitneden uzak durup ilimle uğraşan bir grup da vardı. Emeviler döneminde uygulanan siyaset sonucunda yeni bir siyasal sınıf doğmuştur: Mevaliler. “Öyle görünüyor ki, saygın bir sosyal mertebeyi, dolayısıyla otoritenin bir türünü kazanabilecekleri biricik alanın ilim alanı olduğunu çok erkenden kavramışlardı. Böylelikle onların pek çoğu dinde derinleşmeye Hz. Peygamber’in haberlerini ve hadislerini toplamaya yönelmişlerdi.”(İslam’da Siyasal Akıl,s:482) Böylece onlar kendilerini gösterecekleri tek alan olan ilim alanında büyük başarı sağladılar.

Muaviye kurduğu devletin temelini mücadele ve Cebir ideolojisi ile birlikte Yemen ve Kureyş’in meşruluğu üzerine dayandırdı. Uyguladığı siyaset maddi çıkar sağlamaya dönük bir siyasetti. Emeviler’in ideolojik paradigması, cebir ideolojisine dayanıyordu. İnsan iradesini ortadan kaldıran cebir ideolojisi, yönetime karşı yürütülen muhalefeti ortadan kaldırmak üzere kullanılıyordu. Buna karşılık İmamet mitolojisi ve mutezile muhalefet akımları olarak ortaya çıktılar.

Emeviler’e isyan bayrağını açan Muhtar es- Sekafi’nin siyasal hareketinde Arap eşrafı ve mevaliler bir araya gelmişti. Amacı Alevilerle ittifak kurarak Hz Hüseyin’in öcünü almaktı. Muhatr es- SEkafi’nin siyasal hareketinin ideolojik çerçevesini, manevi bir kabile devleti kurmak oluşturuyordu. Bundan dolayı Hz.Ali’yi izledi. Muhtar ayrıca Şia’nın siyasi düşüncesine ‘vasi’ ve ‘Mehdi’ kavramlarını geliştirdi. “Bizzat Muhtar’ın hareketi, Osman’a isyan hazırlığından beri Ali bin Ebi Talib’in yandaşlarının saflarında açık bir eğilim oluşturan mitolojik nitelikli ideolojik muhalefetin uygulamalı bir görünüşü niteliğinde ortaya çıkmıştır.”(İslam’da Siyasal akıl,s:543) Şia düşüncesine eklenen ‘vasi’ ve ‘vasiyet’ kavramları, bu düşünceye bazı avantajlar sağlamıştır. “(ezilmişler) davası daima yarındır. Zayıf, gününü yarınıyla meşgul olarak, yaşama savaşı vererek yaşar. Bunun için geleceği bilmek birinci sorunudur: gelecek neye gebe? Durum ne zaman değişecek? Kader sorunu zayıfların sorunudur. Zenginler ise,kaderlerini kendi mallarıyla yaparlar.

‘Zayıfları esirgeme’ ve geleceği bilme’, birbirinden kopmaz iki davadır. Onları esirgeme, şimdide onlarla iletişim kurmanın yoludur. Geleceği bilmekse, onları gelecek uğrunda, arzuladıkları değişim yoluyla özveri gösterme uğrunda onları hazırlamanın yoludur. ‘Gaybı bilme’ ideolojisi, yoksulların ideolojisidir. Onları, ümitli kılan ve kurtuluş müjdesi veren bir ideoloji. Tıpkı, ümüdin geçmişten şimdiye geçişi anlamına gelen ‘vasi’ ideolojisi gibi. ‘Mehdi’ ideolojisinin, aslında hem adalet, hem de zalimlerden intikam ümidini geleceğe taşıma anlamına geldiğini de göreceğiz.”(İslam’da Siyasal Akıl,s:556)

Şia’nin imamet teorisine Mehdi, gaybet ve ricat kavramlarının eklemlenmesiyle, teori büyük ölçüde tamamlanmış olacaktır. Mehdi inancıyla Muhtar, zayıf Araplardaki düşüşü yükseldir. Şii muhalefet imamet mitolojisini oluşturan vasiyet, gizli ilim, beda, gaybet ricat, mehdilik ve takiyye kavramlarıyla güçlü bir muhalif akım haline geldi.

Emeviler dönemi mezhepler açısından bir aydınlanma hareketine de tanıklık etmiştir: Mutezile. Mutezilenin ortaya çıkışındaki temel faktörlerden biri cebir ideolojisine karşı özgür iradeyi savunmasıdır. Emevilerin savunduğu cebir ideolojisi ve imamet mitolojisine karşı mutezile bir aydınlanma hareketiydi. Bu dönemlerde bir tekfir ideolojisi de ortaya çıkmıştı: Hariciler. Hariciler kendi tarafında olmayan herkesi müslüman olsun olmasın tekfir etmekten ve kılıç çekmekten çekinmediler. Hz.Ali ve Emevilerden yana tavır takınan insanları acımasızca cezalandırmaktan çekinmedi. Bütün bu karışıklıklardan sanra, İslam dünyasında büyük saygınlığı olan Hasan Basri, aşırılıklardan kaçınan bir orta yol izledi. Devlet memurluğunu kabul etmeyen Hasan Basri ilimle uğraşarak bağımsız bir hayat yaşadı. Emevilerin kader konusunda benimsedikleri cebir ideolojisini benimsemiyordu. Hasan Basri, Emevi Hlifesi Abdülmelik bin Mervan’a ilişkin bir mektup yazıp özgür iradeyi savunmuştu.

Özgür iradeyi temsil eden kadercilerin kurucusu Mabed el Cüheni’dir. Ancak bu akımın en önde gelen temsilcisi Gaylan ed- Dımaşki’dir. Gaylan Emevilere karşı çıkarken kullandığı en temel argüman iktidarı ümmete ait olarak görmesidir. Gaylan iktidarın belirlenmesinde kabile ve saltanat faktörlerine köktenci bir itiraz ortaya koymuştur. O, Emevilerin özgür iradeyi yok eden cebir ideolojisine ve haricilerin savunduğu tekfir ideolojisine karşıdır.

Emevierin yönetimi kendi meşruiyetlerini sağlamaya yönelik bir fıkıh inşa etme çabası içinde olmuştur. Buna cabiri “Sultan ideolojisi” adını veriyor. Abbasiler dönemini en belirgin özelliklerinden birisi seçkinler ve halk arasındaki ayırımdır. Seçkinler halife, vezirler, ulema vs. oluşurken geride kalan tabakayı halk oluşturuyordu. Hiç şüphesin bu yeni yönetim için yeni bir anlayış gerekiyordu. Seçkinlerin üstünlüğünü temel alacak söylemin inşasında bir taraftan Abbasi halifelerii diğer yandan kelemcılar ve fukaha büyük çaba harcamışlardır. Sultan ideolojisinin oluşumunda İran faktörü belirleyici olmuştur. İbn Mukaffa, sultan ideolojisini gündeme getiren neredeyse ilk kişidir. İbn Mukaffa’nın zihin dünyasını yansıtması açısından şu ifadeler belirleyici olacaktır. “Hiç kuşkuya yer kalmayacak şekilde biliriz ki hiçbir halk kendiliğinden düzelmez, düzelmesi ancak imamlarından kaynaklanır. Çünkü insanların çoğu, hem güçsüzdür, hem de kendi görüşleri yetmeyen,ilim taşımayan ve işlerde ilerlemeyen bilgisiz kişilerdir. Allah onlar içinde din ve akıl ehli seçkinleri ortaya çıkarınca, onlara bakarlar ve onlara kulak verirler. Seçkinler halkın işleriyle ilgilenir. Bu işlerde ciddiyet, içtenlik, sebat ve güçle yönelirler. Allah bunu, seçkinler topluluğu için salah yapar, seçkinlerin iyilerine sebep yapar.” (İbn Mukaffa’dan Nakleden Cabiri,(İslam’da Siyasal Akıl,s;672)

İbn Mukaffa’nın çizgisini Cahız ve Maverdi de sürdürmüştür. Bu üç düşünür Sultanlık ideolojisinin temellerini atarlar ve seçkinler ile halk arasındaki ayırımı teorik bir temel üzerine oturdurlar. İbn Mukaffa Abbasi halifelerinin Allah’ın temsilcileri konumuna yükselmelerin e neden olacak teorinin de temellerini atar. “İbn Mukaffa, Akidede sosyal olan her şeyi halifenin görevlerinden sayar: Mas’iyet emretmesi dışında, her konuda halifeye itaat edilmesi gerekir. Yargının verdiği kararlar, hem metin, hem dayanakları dini gerekçelerle karar verme hakkı tamamen kendisine ait olan imama gönderilmelidir. Ulema ve emirler, Hulefa-i Raşidin döneminde tek bir sınıftı. Daha sonra durum değişti. Emeviler döneminde ulema bir yanda,emirler bir yanda yer aldı. Abbasiler döneminde ise, ulema ve emirlerin tek bir sınıf değil, tek bir kişi,yani halife olduğu bir durum karşısındayız.”(İslam’da Siyasal Aklı,s:688)

Bu formülasyon ufak değişiklerle Selçuklular ve Osmanlılar dönemlerinde de aynen devam etmiştir. Arap- İslam siyasal aklı böylece Sultanlık merkezinde yeni bir ideoloji inşa etmiştir.

Öyle görülüyor ki, Hz. Peygamber döneminden itibaren ve Arap siyasi aklının oluşumuna zemin hazırlayan dönemler; davet aşamasından devlete, nübüvvet ve hilafet uygulamalarına, saltanat ve otoriter devletlere evrilme şeklinde gerçekleşmiştir. Saltanat ve otoriter yönetinlere geçişte Emeviler dönemi; savunduğu cebir ideolojisi ve yönetin anlayışı ile belirleyici olmuştur. “Bütün bunlara rağmen, burada eleştiri konumuz olan İslam-Arap uygarlığı deneyiminde hakim ve belirleyici olan genel doğrultu, bize, Muhammedi davet döneminde pek çok belirtisi ortaya çıkan ‘ideal modeli’ unutturmamalıdır. Hz. Peygamber(sav) yalnızca gönderilen Peygamber olma kimliğini belirterek kral veya başkan olarak adlandırılmasını defalarca reddetmiştir.”(İslam’da Siyasal Akıl,s:718)

Cabiri’ye göre Muhammedi modelin yönetici modelinde temel dayanaklar şunlardır:

1-“Onların işieri aralarında şura iledir.(Şura ilkesi)

2- “İş konusunda onlara tanış”(Siyasi katılım ve müzakere)

3- “Siz dünya işlerini daha iyi bilirsiniz”(Hz. Peygamberin dini misyonunu diğerlerinden ayırma. Bu tür konularda sahabe zihninin işleyişi mükemmeldir. Hz. Peygamberden farklı düşündüklerinde hemen fikrinin vahiy eseri olup olmadığını soruyorlardı. Vahiy eseri değilse karşı fikirlerini söylüyor ve kabulde görüyordu.)

4- Hepiniz çobansınız güttüklerinizden sorumlusunuz. (Yöneticilerin yaptıklarından sorumlu olduğu ilkesi. )

Cabiri’ye göre Peygamberin ölümünden sonra ortaya çıkan yönetim boşluğu, günümüzde İslam siyasal aklını meşgul etmeye devam etmektedir.

1-Halifenin tayini için kanunlaştırılmış tek bir yol kabul edilmemesi.

2-Yöneticinin görev süresinin belirlenmemesi.

3- Halifenin görevlerinin belirlenmemesi.

“Sonuç olarak, İslam’ın düzenlediği bir yönetim sistemi yoktur. Muhammedi davetin gelişimiyle birlikte, başlangıçta ve peygamberin vefatının ardından savaştaki ‘emir’ modeline dayalı bir yönetim sistemi ortaya çıktı. Bu, o sırada gerekli ve şartların zorladığı bir durumdu. İslam Arap devleti fetihler, ganimetler ve İslam ülkesinin sınırlarının yayılmasıyla gelişince, ‘savaş emiri’ modeli, ortaya çıkan sosyal ve uygarlaştıkça gelişmeleri kuşatamaz oldu. Belirlediğimiz üç boşlukta kendisini gösteren anayasa boşluğu doğdu. Sorun, barışçı bir fıkhi çözüme kavuşturulamadığından meydan kılıca kaldı.”(İslam’da Siyasal Akıl,s:730)

Cabiri’ye göre Arap- İslam siyasal aklının yenilenmesi için yapılacak olanlar şöyle sıralanabilir:

1-Toplumumuzdaki ‘kabile’yi kabile dışılığa dönüştürmek.

2- ‘Ganimet’i, ‘vergici’ bir ekonomiye dönüştürmek.

3-‘ Akide’nin salt düşünceye dönüştürülmesi.

“Öyleyse çağdaş Arap düşüncesi, toplumu, ekonomiyi, aklı, ‘saf’ aklı, siyasi aklı eleştirmekle yükümlüdür.”(İslam’da Siyasal Akıl,s:736)

Cabiri İslam düşüncesinin yeniden inşası için geleneksel düşüncenin gözler önüne serilmesini ve eleştirisini yapmaktadır. Çağdaş İslam düşüncesi içine düştüğü siyasi bunalımdan çıkmak için, Sünni saltanat ideolojisi ve Şii imamet mitolojisini aşmak zorundadır. Demokrasi ve akılcılığı savunan Cabiri, laiklik kavramına soğuk yaklaşmaktadır.

İ.Eliaçık’ın dediği gibi “Cabiri’nin inşa etmeye çalıştığı düşünce sisteminin İslam- Arap düşüncesinin köklü bir eleştirisi üzerine yükseldiğini görüyoruz. Öncelikle bu eleştirinin ne üzerine bine edildiğini anlamak ve temel çizgilerini deşifre etmek gerekiyor. Buna Cabiri’nin ‘zihin genetiğini’ okumak da diyebilirsiniz”(İslam’ın Yenilikçileri, s:487)Bu makalede yapılmak istenen de budur.

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...