Film İncelemeleri, Köşe Yazısı, Sinema, Üçüncü Taraf - Seçkisi

REHA ERDEM VE BEŞ VAKİT

8.231 1365
images

SES VE GÖRÜNTÜ:

Film, alışılmışın dışında bir müzikle başlıyor. Durağan ama etkileyici görüntüler eşliğinde sonsuzluğa dokunan müzik, gizemli bir dünyanın kapılarını usulca aralıyor. Ses tasarımı oldukça etkileyici. Işık,  toprak, kuş sesleri, rüzgârın uğultusu, yaprakların hışırtısı Estonyalı besteci ArvoPart’ın müziği ile harmanlanarak pastoral bir şiir sunuyor bize.

Beş vakitle sınırlanan sıkıcı hayat, zamanın kısır döngüsü içerisinde kır hayatıyla zenginleştirilerek özgürleştirilmiş. Müzik ve görüntüler yapaylıktan uzak, adeta doğanın senfonisini oluşturuyor. Kartpostal görüntüler yerini insan ruhunu yoğuran düşsel görüntülere bırakmış. Şiirsel kurgunun içinde görsel tasarımın ritmine eşlik ediyor müzik; acele etmeden, sindire sindire insanı içine çekerek…  Müzik, ruh durumuna uygun ritimler sunuyor; zaman zaman da gerilim yaratılmasına yardımcı oluyor.

Reha Erdem sineması bir kurgu sinemasıdır. Olayların arasına serpiştirilen durağan görüntüler, izleyiciye düşünme fırsatı veriyor, nefes aldırıyor. Filmin üç çocuk kahramanı yaşadıkları her kırılmadan sonra kendilerini doğanın kucağına atıyor. Taşların üzerinde, otların, yaprakların arasında ölü gibi uyuyan çocukların görüntüleri insanı derinden etkiliyor. Doğaya kaçış, doğa ile bütünleşme…

Filmdeki geçişler, süslü gökyüzü manzaraları, ay, bulutlar ve minare-köy görüntüleriyle yapılmış. İnsan “A ay” filmini hatırlamadan edemiyor. Filmde iyi-kötü, güzel-çirkin iç içe geçirilmiş ve doğayla bütünleştirilmiştir. Tepe, köylünün etrafında kümeleştiği mekân; deniz, sadece fonda kalan bir ayrıntı… İnsanların denizle bir bağlantısı yok. Filmin genelinde aktüel kamera hareketleri durağanlığa ritim katarak, izleyiciyi filmin içine çekiyor.

Geçişlerde öğretmenin konuşması ve öğrencilerin kitaplardan okudukları sosyal hayatla ilgili değil, coğrafyayla, doğayla ilgili.  Güneşin durumu, dünyanın, ayın hareketleri, gecenin- gündüzün oluşumu, toprak ve su anlatımlarıyla dikkatler doğaya çekilmiştir.

Görüntü yönetmeni FlorentHerry, enfes kadrajlarıyla filmin dilini oluşturmuş, şiirleştirmiştir.

images (1)

 

BEŞ VAKTİN ANLATTIKLARI:

“Beş Vakit”, çekimleri Çanakkale’nin Kozlu köyünde yapılan, Reha Erdem’in yazıp yönettiği bir film.         Ataerkil bir toplumda kuşaklar boyu aktarılan baba-oğul çatışmasının sert bir dille ele alınması filme derinlik katmıştır.

Filmin kahramanları 12 yaşlarında üç çocuk: Kendisini yalnız hisseden Ömer (Özkan Özen), imam olan babası (Bülent Emin Yarar) tarafından sürekli azarlandığı için ona kin gütmektedir. Ömer, babasının kendisini sevmediğini, küçük kardeşiyle daha fazla ilgilendiğini düşündüğü için ondan kurtulmanın yollarını aramaktadır. Ömer ile babasının birbirine uzaklığını aile fotoğrafı çekilirken açık bir şekilde ortaya konuyor. Hasta olan babasının ilaçlarını dökerek, gece uyurken babasının yattığı odanın penceresini açıp, üşüterek ölmesini planlamaktadır. Ömer, sürekli kendisiyle kıyaslanan kardeşine düşmanlık duygusuyla yaklaşmıyor;  gece açılan üstünü örterek ona olan sevgisini gösteriyor. Bu hareketiyle Reha Erdem, Ömer’in tamamen duygusuz ve sevgisiz olmadığını göstererek, belki de seyirciyi Ömer’in safına çekmek istemiştir.

Ömer’in en yakın arkadaşı Yakup (Ali Bey Kayalı), ailesinden gerekli ilgiyi görmemekte, zaman zaman babasından dayak yemektedir. Kurduğu hayal dünyasında yaşamaktadır. Öğretmenine âşık olur ve içten içe öğretmeniyle ilgili düşler kurar. Babasının dedesinden yediği azarları üzülerek izlemektedir. Bir gün babasının öğretmenini gözetlediğini görünce hayal kırıklığına uğrar. O an ölmek ister; babasına kin besler, ona sırt çevirir. Yakup, babasının aksine annesiyle iyi iletişim kurar. Babasını annesine yakıştırmamaktadır. Anne (veya kadın) figürü filmde zayıf bırakılmıştır.

Filmin diğer bir kahramanı Yıldız (Elit İşcan), küçük erkek kardeşine bakmakla yükümlü. Ev işlerine yardımcı olan Yıldız, babası tarafından sevilmektedir. Bir gece anne babasının yatak odasını gözetler ve aklından bir türlü çıkaramaz. Yıldız, erken büyümüş çocuk gibi değil, tamamen büyüklerin rollerini üstlenmiş ve öyle davranmaktadır.

Bu üç arkadaş güzel öğretmenlerinin (Selma Ergeç) derslerini dinler, çoğunlukla aileleriyle ters düşer,  içlenirler; dere tepe dolaşarak otların, yaprakların içinde uyur, bazen de kendilerinden yaşça büyük köyün yetim çobanıyla (Tarık Sönmez) söyleşirler.

Üç çocuğun gözüyle anlatılan bir hikâye, ya da hikâyeler. Sakin ve durgun köy hayatında zaman, sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı olarak dilimlenmiş; hayat bu zaman dilimlerine sıkıştırılmış. Adeta sterilize edilmiş bir köy. Doğaya, doğallığa kaçış…

Geçişlerde hemen hemen her karede gördüğümüz minare görüntüsü, dindarlığa vurgu yapmak için değil, belki yerli olmaya işarettir. Din sosyal ilişkilerin dışında tutulmuş. İmam, cami, mezarlıkta çocukların dua okumasının yanında en belirgin dini ritüel, bir sabah ezanından sonra yüksek bir yerde köyün yetim çobanının namaz kılarken gördüğümüz silueti. Kimsesi olmayan çobanın Allah’a sığınması…

Filmde aşırı bir duygusal anlatım, gözyaşı döktüren sahne yok. İçi burkan sahnelerle duygusallık dozu ayarlanmış. Saklanan arzular, çocukça düşler filme sıcaklık kattığı gibi derinlik de katmıştır.

Reha Erdem filmde, zaman zaman merak uyandırarak seyirciyi şaşırtır. Filmin başından beri bir beklenti oluşturulmuş. Ömer, babasını ne zaman öldürecek? Ömer’in babasını kayalardan iteceğini düşündürür. Babasının sarığını ve cübbesini yerde gösterir. Seyirci imamın öldüğünü düşünürken kurban kesildiğini göstererek şaşırtır. Yine Yıldızın kardeşini yere düşürmesi de tansiyonu yükseltir. Bu sahnede anne “oğlum” diyerek çocuğuna koşarken, olayın şokunda olan Yıldız bayılır ve baba “kızım” diyerek koşar ve kucağına alır. Annenin oğluna babanın kızına düşkünlüğünü anlatır. Freud’un nazariyesi akla gelmektedir; ama filmin genelinde erkek çocukların anneye düşkünlüğü söz konusu değildir. Kadınların ön plan olmadığı “Beş Vakit”teYıldız, denge unsuru olarak filme girmiş izlemini vermektedir.

Eğitim, dayakla mümkün bu köyde. Sadece çocuklar azarlanıp dayak yemiyor. Yaşlı adamın yetişkin çocuklarını azarlaması, dövmeye kalkışması dayağın ve kötü davranmanın gelenekleşmiş bir davranış olduğunu ortaya seriyor. Yaşamaktan usanan yaşlı kadın, bilgece şunları söylemektedir: “Erkekler böyledir. Oğlancıkken iyi olurlar. Buba olunca bubalarına çekiverirler. Hepisinin içine tüküreyim.” Köyün yetim çobanını bir ağaçtan üç-beş tane fıstık kopardı diye sopayla döven adam “Bubalık ettim” diye savunuyor kendini. Asi olanı sofradan kovmak ise bir başka ortak davranış biçimidir.

Film, çocukların büyüme sancılarını anlatırken, baba-oğul, anne-kız arasındaki ilişkilere ve köy yaşamına odaklanıyor. Deniz kenarında ama denizle ilişkisi olmayan bu köyde hayat, sade ve sıkıcıdır. Köydeki en bariz dram, çocukların sürekli babaları tarafından cezalandırılmalarıdır. Bu dramı yüreklerinin derinliklerinde hisseden çocuklar, saf duruşları, masum düşleriyle filme başka bir boyut kazandırıyorlar. Reha Erdem’in anlatmak istediği ile çocukların davranışları birbirleriyle örtüşmektedir.

“Beş Vakit”, “Korkuyorum Anne” filminin köy versiyonu gibi. Reha Erdem, İran sinemasında                    (Cennetin Çocukları) görebildiğimiz örneklerde olduğu gibi, geleneğin baskıcı yüzünü çocukların gözüyle anlatıyor. Sevgi, kin, öfke, kıskançlık, yaban hayat, gerçeklik ve düş iç içe geçmiş. Beş vakit, insanı sınırlayan zaman… İnsanı daraltan, sıkan ve bir türlü akıp gitmeyen zaman; ölemeyen yaşlılar, büyüyemeyen çocuklar… Sürekli kaçış, kaçış, kaçış…

Yaşı ne olursa olsun büyük olan otoriter oluyor. Çocuklarını azarlayıp onlara şiddet uygulayan babalar,  (babaları tarafından) kendileri de azar işitip, şiddete maruz kalıyor.

Köyde devlet yok. Devleti temsil eden sadece öğretmen o da oldukça silik bir figür. Hayatına dair bir şey öğrenemiyoruz. Sadece okulda ders veren, köylünün yiyecek yardımlarıyla geçinen, kitap okuyan bir tip. Bekâr, yalnız biri ama dertleri, sıkıntıları hakkında bilgi sahibi olamıyoruz.

Köydeki doktorun gerçek doktor olduğunu sanmıyoruz; ihtimal ki, askerliğini sıhhiye olarak yapmış, kendini tıbbi konularda yetiştirmiş köyden biridir. Köyün iğnecisi yaşlı adam, hastalara iğne yapmakla kalmayıp, ineklerin doğumunda da yardımcı olan biridir. İhtiyarlar heyeti etkisiz ve yetkisiz. Kahvede çobanı döven kişiyi sorguya çekiyorlar, ama adam söylenenleri dikkate almıyor, çekip gidiyor; heyetin yaptırım gücü yok. Köyde devlet olmadığı gibi, otoriter bir yapılanma da yok.

Evlerde televizyon görülmemektedir. Kahvede arka planda kapalı olan televizyonun her hangi bir işlevi yok. Ne eğlence amaçlı ne de eğitim amaçlıdır.  Sanki Reha Erdem, köyün etrafına sur çekerek dünyadan koparmış köyde yaşayan insanları. Kendi küçük dünyalarına hapsetmiş; ya da kendinin kurguladığı hayata.

Okul, bilginin kaynağı olarak görülmüyor. Öğretmenin anlattıkları ya da öğrencilerin kitaplardan okudukları doğa ile ilgili bilgiler. Bilinçli seçilmiş bir ayrıntı. Köy, geleneksel dogmaları içinde bocalamaktadır. Ömer’in babasını öldürmek için plan kurarken akrep ve yılanı düşünmesi, hem doğaya ait olmalarından hem de daha önce denenmiş bilgileri kullanmaları açısından ilgi çekicidir. Okulun verdiği bilgiler çocukların bilgilendirilmesinde pek işe yaramıyor. Eğitimsiz büyüklerin çocuklar üzerindeki etkisi okuldan daha fazla. Din de eğitimin içinde değil; sadece ritüel olarak filmde yerini almış.

Herkeste yükseğe çıkma arzusu var. Çocuklar, çıktıkları tepede sırayla şiir okurlar boşluğa karşı; Ömer ise ezan okur. Belki de imamın oğlu olması sebebiyle ondan beklenen buydu.

Sürekli babasından azar işiten Yakup’un babasının içinde biriken hınç, çift sürerken huysuzlanan atı dövdüğü sahnede psikolojik dışavurum olarak açığa çıkmaktadır.

Babası atı dövdüğünü görünce yine azarlıyor, oğlu cevap vermeden orayı terk ediyor. Yaşlı adam, Yakup’u babasını çağırması için ardından gönderiyor. Yakup, koşarak babasına yetişiyor; tam buluştukları yerde ustaca kurgulanmış bir kompozisyon görüyoruz.

Bu sahnede baba, Yakup’a dönmüş boynunu eğmiş, üzgün, perişan ve ağlamaklıdır. Arkasında bir ağaç, eğilmiş babayla bütünleşmiştir. Karşısında Yakup, babasına acıyan gözlerle bakıyor, ama dik duruyor. Yakup’un arkasında ise dik duran küçük bir ağaç var. Ağaçlarla, baba- oğulun duruşu özdeşleştirilmiştir. Bu tesadüfi değil, bilinçli bir seçimdir. Doğaya ve insan doğasına bir gönderme; doğadaki var olanın insan hayatına aktarımı.

Köyün etrafı surlarla çevrilmiş bir kale gibi. Başka insanlarla iletişimi kesilmiş, sterilize edilmiş bir köy. Sanki Reha Erdem’in laboratuvarı…

 

 

 

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...